Taha Akyol’dan 15 Temmuz yazısı: Hukuk, şeffaflık ve eleştiri vurgusu
Taha Akyol, 15 Temmuz’un onuncu yılında Gülen yapılanmasını karizma, devlet gücü ve hukuk üzerinden değerlendirdi; bireysel sorumluluk vurgusu yaptı.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — Karar yazarı Taha Akyol, 15 Temmuz darbe girişiminin onuncu yılında Gülen yapılanmasının yükselişini, askerî örgütlenmeyi, lider karizmasını ve hukuk devleti tartışmalarını birlikte değerlendirdi.
Akyol, 17 Temmuz 2026 tarihli yazısında darbe girişiminin yalnızca güvenlik boyutuyla değil, örgütlü yapıların işleyişi, eleştirel düşüncenin zayıflaması ve devlet gücünü kontrol etme anlayışı üzerinden de incelenmesi gerektiğini savundu.
Darbe girişiminin askerî boyutu
Akyol, Türkiye’de ve dünyada askerî darbeler döneminin büyük ölçüde geride kaldığı bir süreçte, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki örgütlenmenin 15 Temmuz darbe girişimini mümkün hâle getirdiği görüşünü dile getirdi.
Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararında yer verilen bilgilere göre darbe girişimine 8 binden fazla askerî personel katıldı. Girişim sırasında savaş uçakları dâhil 35 uçak, üç gemi, 37 helikopter, 74’ü tank olmak üzere 246 zırhlı araç ve yaklaşık 4 bin hafif silah kullanıldı.
Kararda ayrıca dört asker, 63 polis ve 183 sivil olmak üzere 250’den fazla kişinin hayatını kaybettiği; 23 asker, 154 polis ve 2 bin 558 sivil olmak üzere toplam 2 bin 735 kişinin yaralandığı bilgisi yer aldı.
Akyol, bu ölçekteki bir olayın yalnızca darbe gecesinde yaşananlarla sınırlı tutulmaması gerektiğini belirterek yapılanmanın eğitim, toplum, siyaset, bürokrasi ve güvenlik kurumları içindeki gelişiminin de araştırılmasını istedi.
Karizma ve adanmışlık eleştirisi
Gülen hareketinin başlangıçta eğitim ve yardım faaliyetleriyle toplumun farklı kesimlerinden destek gördüğünü belirten Akyol, hareketin modern eğitim veren okullar kurmasının ve iyi eğitimli kadrolar yetiştirmesinin birçok siyasetçi ve aydının ilgisini çektiğini aktardı.
Ancak Akyol’a göre hareketin merkezinde bulunan lider karizması, zaman içinde sorgulamayı ve kurumsal denetimi zayıflatan bir yapıya dönüştü. Gülen’e atfedilen seçilmişlik, özel misyon ve manevi üstünlük anlatılarının taraftarlar arasında güçlü bir itaat ve adanmışlık duygusu meydana getirdiğini savundu.
Akyol, bireylerin kendilerini özel bir neslin veya tarihsel bir görevin parçası olarak görmesinin, liderin kararlarının eleştirilmesini giderek zorlaştırdığını ifade etti. Bu durumun yalnızca dinî yapılarda değil, liderin tartışılmaz hâle getirildiği siyasi hareketlerde de görülebildiğini kaydetti.
Lider karizmasının demokratik kurumların önüne geçmemesi gerektiğini vurgulayan Akyol, güçlü liderlerin ancak hukuk, kurumlar ve demokratik geleneklerle sınırlandırılabildiğinde toplum açısından olumlu sonuçlar doğurabileceğini belirtti.
“Devleti ele geçirme” düşüncesi
Akyol, yazısında Gülen yapılanmasının en önemli sorunlarından birini “devleti ele geçirme” düşüncesi olarak tanımladı. Devlet kurumlarında görev almanın veya kamu hizmetinde yükselmenin ötesine geçen bu anlayışın, kurumları kapalı bir örgütsel yapı adına kontrol etmeyi amaçladığını savundu.
Medyascope’ta Ruşen Çakır’ın siyaset bilimci Prof. Dr. Gökhan Bacık ile gerçekleştirdiği söyleşiye de değinen Akyol, Bacık’ın hareketi içeriden gözlemleyen değerlendirmelerinde şeffaflık ve eleştirel düşünce eksikliğini öne çıkardığını aktardı.
Akyol, Gülen’e atfedilen ve askerî kurumlarda yetiştirilecek tek bir öğrencinin çok sayıda sivil kuruma denk olduğunu ifade eden sözleri, yapılanmanın askeriyeye verdiği stratejik önemin göstergesi olarak değerlendirdi.
Türkiye’de sivil toplumun ve bağımsız orta sınıf yapılarının tarih boyunca yeterince güçlenememesinin, siyasi ve toplumsal hareketleri devlet merkezli düşünmeye yönelttiğini ileri süren Akyol, farklı ideolojilerde görülen “devleti ele geçirme” anlayışının demokratik düzen açısından ciddi riskler oluşturduğunu belirtti.
Şeffaflık ve eleştirel düşünce çağrısı
Darbe girişiminin üzerinden on yıl geçtiğine işaret eden Akyol, artık olayların daha soğukkanlı biçimde değerlendirilmesi ve benzer yapıların ortaya çıkmasını engelleyecek toplumsal alışkanlıkların geliştirilmesi gerektiğini ifade etti.
Bu kapsamda şeffaflığın yalnızca devlet kurumları için değil, dinî cemaatler, siyasi partiler, vakıflar, dernekler ve diğer sivil toplum kuruluşları için de temel bir ilke olması gerektiğini savundu.
Akyol, bireylerin grup aidiyetleri içinde kişisel sorumluluklarını kaybetmemesi gerektiğini belirterek bağımsız düşünme, soru sorma ve yöneticileri eleştirebilme becerilerinin önemini vurguladı.
Toplumların karizmatik liderlere duyduğu ilginin tamamen ortadan kaldırılamayacağını ancak liderlerin hukuk ve kurumlarla sınırlandırılabileceğini kaydetti. Demokratik sistemlerde siyasi liderlerin seçimle görevden ayrılabilmesi ve kararlarının yargı denetimine tabi olması gerektiğini ifade etti.
Hukukta bireysel sorumluluk vurgusu
Akyol, darbe girişimine katılan askerî yapılanmayla herhangi bir bağlantısı bulunmayan kişilerin yalnızca eğitim, yardım veya dinî faaliyetler nedeniyle terör örgütü üyeliğiyle suçlanamayacağını savundu.
Ceza hukuku alanındaki değerlendirmeleriyle bilinen Prof. Dr. İzzet Özgenç’in görüşlerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına atıfta bulunan Akyol, cezai sorumluluğun topluluk üyeliği varsayımına değil, kişi hakkında ortaya konulan somut ve bireyselleştirilmiş delillere dayanması gerektiğini belirtti.
AİHM, Yüksel Yalçınkaya kararında adil yargılanma, kanunsuz ceza olmaz ilkesi ve örgütlenme özgürlüğü bakımından ihlal tespit etmiş; benzer davalara yol açan sorunların sistematik nitelikte olduğunu açıklamıştı.
Mahkeme, Mayıs 2026’da açıkladığı Yasak/Türkiye kararında da silahlı terör örgütü üyeliği gibi ağır bir suçlamanın bireyselleştirilmiş cezai sorumluluk ve örgütün amaçlarını bilerek hareket etme kastı üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini bildirdi. AİHM, yalnızca ilişkilendirme veya toplu suçluluk yaklaşımının yeterli kabul edilemeyeceğini vurguladı.
Akyol, haklarında takipsizlik veya beraat kararı verilen kişilerin hukuken aklandığını hatırlatarak bu kişilere yönelik toplumsal ve idari uygulamaların da hukuk kararlarıyla uyumlu olması gerektiğini ifade etti. Böyle bir yaklaşımın devlete ve adalet sistemine duyulan güveni güçlendireceğini savundu.
OHAL dönemine yönelik eleştiri
Akyol, darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâlin süresine de dikkat çekti. Dönemin Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, 21 Temmuz 2016’daki açıklamasında OHAL’den 40-45 gün içinde sonuç alınarak uygulamanın sona erdirilmesinin planlandığını söylemişti.
Buna karşın OHAL, üçer aylık dönemlerle yedi kez uzatıldı ve 19 Temmuz 2018’de sona erdi. Anayasa Mahkemesi kararlarında da Türkiye genelindeki OHAL uygulamasının 21 Temmuz 2016 ile 19 Temmuz 2018 tarihleri arasında sürdüğü belirtiliyor.
Akyol, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişi sağlayan anayasa değişikliğinin OHAL döneminde kabul edildiğini ve bu dönemde çıkarılan bazı kanun hükmünde kararnamelerin daha sonra TBMM tarafından kanunlaştırıldığını hatırlattı.
Darbe girişiminin yıl dönümünde güvenlik ile hukuk devleti arasındaki dengenin yeniden ele alınmasını isteyen Akyol, geçmişte yaşananların tekrar etmemesi için şeffaf kurumların, bağımsız bireylerin ve eleştirel düşüncenin güçlendirilmesi gerektiği değerlendirmesinde bulundu.
YerelGundem.com
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)