Türkiye’de 1840’taki buzul felaketi tekrarlanabilir mi? Uzmanlar yanıtladı
Uzmanlara göre Türkiye’de Himalayalar ölçeğinde buzul gölü seli beklenmiyor; ancak Ağrı, Cilo ve bazı yüksek dağlarda buz-kaya kopması riski sürüyor.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA / TÜRKİYE — Türkiye’de 1840 yılında Ağrı Dağı eteklerinde yüzlerce kişinin ölümüne yol açan buz, kaya ve sel felaketinin benzerinin yeniden yaşanması tamamen dışlanmıyor; ancak uzmanlar Himalayalar ölçeğinde büyük bir buzul gölü taşkını beklemiyor.
BBC News Türkçe’nin İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bilim insanlarıyla yaptığı görüşmelere göre Türkiye’deki buzullar, Himalayalar’daki dev buzul sistemlerine kıyasla çok daha küçük ve birbirinden bağımsız alanlarda bulunuyor. Buna karşılık iklim değişikliği, buzulların geri çekilmesi ve yüksek dağlardaki kaya kütlelerinin kararsızlaşması nedeniyle yerel ölçekte buz-kaya kopmaları, çığlar ve ani taşkınlar açısından bazı bölgelerin yakından izlenmesi gerekiyor.
Özellikle Ağrı Dağı, Hakkari’deki Cilo Dağları, Erzurum, Artvin ve Kars’ın bazı yüksek dağlık alanları uzmanların dikkat çektiği bölgeler arasında yer alıyor.
Türkiye’de Himalayalar ölçeğinde bir buzul seli beklenmiyor
İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya’ya göre Türkiye’deki mevcut buzul alanları, Himalayalar’daki büyük buz kütleleriyle karşılaştırılabilecek ölçekte değil.
Türkiye’de buzullar çoğunlukla dağların yüksek kesimlerinde, birbirinden bağımsız ve sınırlı alanlarda bulunuyor.
Bu nedenle literatürde GLOF olarak bilinen, büyük bir buzul gölünün doğal setinin aniden yıkılması sonucu ortaya çıkan dev taşkınların Türkiye’de Himalayalar’daki ölçekte gerçekleşmesi beklenmiyor.
Sarıkaya, Türkiye buzullarında bu büyüklükte bir su kütlesi oluşturabilecek dev buzul göllerinin gözlenmediğini belirtiyor.
Ancak bu değerlendirme “Türkiye’de buzullardan kaynaklanan hiçbir risk yok” anlamına gelmiyor.
Uzmanlara göre daha küçük çaplı fakat yerel yerleşimler ve yüksek dağlarda bulunan insanlar açısından tehlikeli olabilecek buzul kopmaları, kaya düşmeleri ve buz-kaya çığları meydana gelebilir.
Bu risk özellikle yaz sonundaki sıcak dönemde, ağustos sonu ve eylül başında artabiliyor.
1840’ta Ağrı Dağı’nda ne yaşandı?
Türkiye tarihindeki en dikkat çekici örneklerden biri 1840 yılında Ağrı Dağı’nın kuzeydoğu eteklerindeki Ahura Vadisi’nde, diğer adıyla Cehennem Deresi’nde meydana geldi.
Felaketin kesin oluş mekanizması konusunda bilim insanları arasında farklı değerlendirmeler bulunuyor.
İtalyan ve ABD’li araştırmacıların 2019 yılında Geomorphology dergisinde yayımlanan çalışmasına göre olay, deprem ve muhtemel volkanik faaliyet sonrasında hızla eriyen kar ve buzun kaya ve çamurla birleşmesi sonucu oluşmuş olabilir.
Araştırmacılar, aşağı kesimlere ilerleyen büyük kütleyi “lahar”, yani volkanik kökenli çamur ve enkaz akışı olarak değerlendiriyor.
İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Tolga Görüm ise olayın niteliğine ilişkin farklı bir değerlendirme yapıyor.
Görüm’e göre dağdan devasa bir kaya ve buz kütlesi koparak Ahura Vadisi boyunca aşağıya indi.
Tarihî kayıtlara dayandırdığı bilgiye göre olayda yaklaşık 1.300 kişi hayatını kaybetti.
Kütlenin yaklaşık 21 kilometre ilerlediği ve vadideki bir yerleşimi ortadan kaldırdığı aktarılıyor.
İlk felaketten yedi gün sonra ikinci bir sel yaşandı
1840 olayını daha dikkat çekici hale getiren gelişme ilk çökmeden sonra meydana geldi.
Prof. Dr. Görüm’ün aktardığına göre vadi boyunca ilerleyen büyük kaya ve buz kütlesi, aşağı kesimde akan dereyi tıkayarak doğal bir set oluşturdu.
Setin arkasında su birikmeye başladı.
Yaklaşık yedi gün sonra bu doğal set çöktü ve biriken su aniden aşağıya boşaldı.
Bunun sonucunda ikinci bir taşkın meydana geldi. Görüm’ün aktardığı tarihî bilgilere göre dağın eteklerindeki bir köyde 400 kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor.
Bu olay yüksek dağlık bölgelerde tehlikenin yalnızca ilk buz veya kaya kopmasıyla sınırlı olmayabileceğini gösteriyor.
Kopan malzemenin bir vadiyi veya dereyi kapatması, geçici doğal baraj oluşturması ve bu barajın daha sonra çökmesi ikinci bir afete yol açabiliyor.
Ağrı Dağı’ndaki buz örtüsü küçülüyor
Uzmanların bugün Ağrı Dağı’nı izlenmesi gereken bölgeler arasında göstermesinin nedenlerinden biri iklim değişikliği.
Prof. Dr. Mehmet Akif Sarıkaya’nın uydu görüntülerine dayalı araştırmasına göre Ağrı Dağı’nın buz örtüsü 1976 ile 2011 arasında yaklaşık yüzde 29 küçüldü.
Buzul alanının bu dönemde yaklaşık 8 kilometrekareden 6 kilometrekareye gerilediği belirtiliyor.
Sarıkaya, Türkiye’deki buzulların iklim değişikliğine karşı oldukça hassas olduğuna dikkat çekiyor.
Buzulların geri çekilmesi yalnızca buz miktarını azaltmıyor. Daha önce buz altında bulunan kaya yüzeyleri de doğrudan atmosfer koşullarına maruz kalmaya başlıyor.
Bu durum yüksek dağlardaki jeolojik dengeyi değiştirebiliyor.
Buzullar eridikçe kaya çığı riski neden artıyor?
Prof. Dr. Tolga Görüm’e göre buzulun küçülmesi, altında ve çevresinde bulunan kaya kütleleri üzerindeki yükü değiştiriyor.
Yükün azalması bazı yamaçların kararlılığını etkileyebiliyor.
Üstelik buzulun altında bulunan kaya kütlesinde doğal olarak çok sayıda çatlak sistemi bulunuyor.
Sıcaklıkların yükselip düşmesiyle gerçekleşen donma ve çözülme döngüsü, bu çatlakların zaman içerisinde genişlemesine neden olabiliyor.
Buzullar çekildiğinde daha önce buzla kaplı olan kaya yüzeyi doğrudan güneş ve sıcaklık değişimlerine maruz kalıyor.
Çatlaklara giren su da mevcut kararsızlığı artırabiliyor.
Sonuçta yüksek bir yamaçtan büyük miktarda kaya, buz ve toprak kütlesinin birlikte kopması mümkün hale gelebiliyor.
Görüm’ün verdiği bilgiye göre böyle bir kütlenin hızı bazı koşullarda saatte 150–300 kilometreye ulaşabiliyor. Hareket eden kütle yol boyunca daha fazla kaya ve toprağı da sürükleyerek etkisini büyütebiliyor.
Cilo, Erzurum, Artvin ve Kağızman da izleniyor
Uzmanların dikkat çektiği risk alanı yalnızca Ağrı Dağı değil.
Türkiye’nin en yoğun buzul alanlarından bazıları Hakkari’deki Cilo Dağları’nda bulunuyor.
Buradaki yüksek dağlık alanların çevresinde küçük yerleşimler bulunması ve bölgede hayvancılık ile turizm faaliyetlerinin yürütülmesi, yerel ölçekteki bir buz veya kaya kopmasının önemini artırıyor.
Prof. Dr. Görüm ayrıca Erzurum ve Artvin’i de izlenmesi gereken bölgeler arasında gösteriyor.
Türkiye’de geçmişte meydana gelen benzer dağ afetlerinden biri 1890 yılında Erzurum yakınlarındaki Devre Dağı’nda yaşandı. Görüm’ün aktardığı bilgilere göre olayda 145 kişi hayatını kaybetti ve çığı tetikleyen faktörlerden birinin dönemin Erzincan depremi olabileceği değerlendiriliyor.
Kars’ın Kağızman ilçesindeki Deniz Gölü’nü tutan doğal setteki hareketlerin de uydu verileriyle takip edildiği belirtiliyor.
İklim değişikliği riski ortadan kaldırmıyor, biçimini değiştiriyor
Uzmanların değerlendirmesine göre Türkiye açısından Nepal ve Tibet’te görülebilecek ölçekte büyük bir buzul gölü patlaması yakın bir tehdit olarak görülmüyor.
Ancak iklim değişikliği nedeniyle buzulların küçülmesi paradoksal biçimde bazı yerel jeolojik riskleri artırabiliyor.
Ani erime, aşırı yağış, deprem, kar ve buz çığları hatta madencilik amaçlı patlatmalar veya yol çalışmaları gibi insan faaliyetleri yüksek dağlık bölgelerde kararsız kütleleri harekete geçirebiliyor.
Bu nedenle Türkiye’de asıl riskin dev bir buzul gölü taşkınından çok, lokal buz-kaya kopmaları, kaya çığları, geçici doğal barajlar ve bunların neden olabileceği ani seller olduğu belirtiliyor.
1840 Ağrı Dağı felaketinin birebir aynı ölçekte ve aynı mekanizmayla tekrar edeceğini söylemek mümkün değil. Ancak uzmanların ortak mesajı, geçmişte böyle bir olayın yaşanmış olmasının yüksek dağlık alanlarda izleme, erken uyarı ve risk haritalandırmasının önemini ortaya koyduğu yönünde.
İklim değişikliğiyle birlikte buzulların geri çekilmesi devam ettikçe Ağrı Dağı’ndan Cilo’ya kadar yüksek dağlık bölgelerde buz, kaya ve su arasındaki değişen dengenin düzenli olarak takip edilmesi giderek daha önemli hale geliyor.
YerelGundem.com
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)