Dengeli insan delidir sözü ne anlatıyor, denge mi cesaret mi?
Bukowski’ye atfedilen “Dengeli insan delidir” sözü, modern hayatın aşırı uyum, kontrol ve sahici yaşama gerilimini tartışmaya açıyor.
Yusuf İnan | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — Charles Bukowski’ye atfedilen “Dengeli insan delidir” sözü, modern insanın sürekli kontrollü, uyumlu ve makul görünme baskısını sarsıcı bir biçimde sorgulatıyor.
İlk bakışta çelişkili ve kışkırtıcı görünen bu cümle, aslında dengesizliği övmekten çok, yapay dengeye karşı bir itiraz gibi okunabilir. Çünkü insan bazen “dengeli” görünmek uğruna öfkesini, kırgınlığını, arzusunu, hayal kırıklığını ve sahici tepkilerini bastırır. Dışarıdan sakin görünen bu düzen, içeride büyük bir kopuşun üstünü örtebilir.
Sözün temel gerilimi: Gerçek denge mi, sahte uyum mu?
“Dengeli insan delidir” sözü, kelime anlamıyla alınırsa haksız ve sert bir ifade gibi durabilir. Ancak edebi ve mecazi düzlemde okunduğunda asıl hedefin gerçek denge değil, sahte uyum olduğu görülür. Buradaki “dengeli insan”, her şartta susan, hiçbir şeye şaşırmayan, hiçbir şeye öfkelenmeyen ve hayatın acılarına karşı fazla pürüzsüz davranan kişi olarak düşünülebilir.
Oysa insan, duyguları olan bir varlıktır. Kırılır, sevinir, korkar, öfkelenir, özler, yorulur ve bazen dağılır. Sağlıklı denge, bu duyguları yok etmek değil, onları tanıyıp yönetebilmektir. Sahte denge ise insanın kendisini sürekli kontrol altında tutarak doğal tepkilerini bastırmasıdır.
Bu yüzden söz, bize şu soruyu sordurur: Gerçekten dengeli miyiz, yoksa yalnızca dağılmamak için kendimizi fazla mı sıkıyoruz?
Modern hayat neden sürekli denge istiyor?
Modern dünya insandan her alanda dengeli olmasını bekliyor. İşte sakin, ilişkide anlayışlı, ailede sorumlu, sosyal hayatta uyumlu, internette ölçülü, kriz anında soğukkanlı, hayallerinde gerçekçi, acılarında sessiz olması isteniyor. Bu beklentilerin bir kısmı elbette gereklidir. Toplumsal hayat, herkesin sınırsız ve kontrolsüz davranmasıyla sürdürülemez.
Fakat denge beklentisi zamanla insanın iç sesini bastıran bir baskıya dönüşebilir. İnsan artık ne hissettiğini değil, nasıl görünmesi gerektiğini düşünmeye başlar. Üzgünken “iyiyim” der. Öfkeliyken “sorun yok” der. Yorulmuşken “devam ederim” der. Kırılmışken “önemli değil” der.
Böyle bir hayat, dışarıdan olgunluk gibi görünebilir. Ama içeride biriken duygular zamanla yorgunluk, tükenmişlik, öfke patlamaları veya derin bir boşluk hissi olarak geri dönebilir.
Denge bazen duyguları bastırmak sanılıyor
Psikolojik açıdan denge, duygusuzluk anlamına gelmez. Duygusal denge, insanın duygularını fark etmesi, onları inkâr etmeden anlamlandırması ve uygun biçimde ifade edebilmesidir. Yani dengeli insan hiç öfkelenmeyen değil, öfkesinin kendisini yönetmesine izin vermeyen insandır.
Ancak toplum çoğu zaman dengeyi “hiç sorun çıkarmamak” şeklinde anlar. Özellikle hassas, kırılgan veya çok düşünen insanlar, kendilerini “fazla” hissetmemek için susmayı öğrenir. Böylece içlerindeki fırtına dışarıdan görünmez. Fakat görünmemesi, yok olduğu anlamına gelmez.
Bukowski’ye atfedilen sözün kışkırtıcı yanı burada devreye girer. Belki de tamamen dengeli görünen insan, içerideki karmaşayı öyle iyi saklıyordur ki, dış dünyanın gözünde makul kalırken kendi ruhundan uzaklaşmıştır.
“Delilik” burada hastalık değil, mecazdır
Bu tür sözleri değerlendirirken dikkatli olmak gerekir. “Deli” kelimesi günlük dilde çoğu zaman mecaz olarak kullanılır; fakat ruh sağlığı sorunları yaşayan insanları küçümseyen bir anlamda kullanılmamalıdır. Bu makaledeki yorumda “delilik”, klinik bir hastalık anlamında değil, insanın gerçekliğe verdiği olağan dışı tepki, sahte düzenle uyuşamama ve hayatı fazla çıplak görme hali olarak ele alınmalıdır.
Bazı insanlar dünyadaki haksızlıklara, ikiyüzlülüğe, sevgisizliğe, yoksulluğa, yalnızlığa ve anlamsızlığa kayıtsız kalamaz. Onlar için “normal” olmak kolay değildir. Çünkü normal kabul edilen birçok şey, aslında vicdanı olan insanı rahatsız edecek kadar bozuktur.
Bu açıdan söz, “akıl sağlığını kaybetmek” gibi bir anlam taşımaz. Daha çok, “bu kadar çelişkili bir dünyada kusursuz dengeli görünmek ne kadar sahici olabilir?” sorusunu gündeme getirir.
Bukowski ruhuna yakın olan taraf
Bu sözün Bukowski’ye ait olduğu kesin biçimde belgelenmiş değildir. Ancak Bukowski’ye yakıştırılmasının nedeni anlaşılabilir. Çünkü Bukowski’nin edebiyatında toplumun kenarında kalmış insanlar, yalnızlık, yoksulluk, alkol, iş hayatının yıpratıcılığı, sıradan insanların kırılmışlığı ve hayatın cilasız yüzü sık sık öne çıkar.
Bukowski’nin dünyasında insan, pürüzsüz bir varlık değildir. Aksine zaaflarıyla, öfkesiyle, tutkularıyla, yenilgileriyle ve dağınıklığıyla vardır. Bu yüzden “fazla dengeli” bir insan fikri, onun edebi evreninde şüpheli durur. Çünkü hayatın kendisi çoğu zaman dengeli değildir.
İnsanın sürekli dengede kalması beklenirken, dünya adaletsiz, ilişkiler kırılgan, işler yorucu ve arzular çelişkilidir. Böyle bir ortamda hiçbir sarsıntı yaşamadan ayakta kalmak, bazen güç değil, hissizleşme belirtisi gibi görülebilir.
Dengesizlik güzellemesi değil, sahicilik çağrısı
Bu söz, dengesizliği, saldırganlığı veya sorumsuzluğu yüceltmek için kullanılmamalıdır. İnsan elbette kendini yönetmeyi, ölçülü davranmayı, başkasına zarar vermemeyi ve hayatını belli bir düzene koymayı öğrenmelidir. Fakat bütün bunları yaparken kendi duygusal gerçekliğini inkâr etmemelidir.
Sahicilik, insanın içindeki karmaşayı kabul etmesiyle başlar. “Ben yoruldum”, “Ben kırıldım”, “Ben bunu istemiyorum”, “Benim de sınırım var” diyebilmek, dengesizlik değil; sağlıklı farkındalıktır. Asıl sorun, insanın hiçbir şey hissetmiyormuş gibi davranmasıdır.
Gerçek denge, iki uç arasında donup kalmak değil, hayatın iniş çıkışları içinde kendini kaybetmeden hareket edebilmektir. Bu nedenle sözün daha derin mesajı şu olabilir: Denge, insanı ruhsuzlaştırıyorsa artık denge değil, maskedir.
Toplum “uyumlu insanı” neden sever?
Toplum genellikle uyumlu insanları sever. Çok soru sormayan, çok itiraz etmeyen, fazla duygusal görünmeyen, sistemin akışını bozmayan kişiler daha kolay kabul görür. Ancak bütün büyük değişimler, biraz da bu uyumun dışına çıkan insanlar sayesinde gerçekleşir.
Haksızlığa itiraz eden, yanlış giden bir ilişkiyi sorgulayan, alışılmış hayatı reddeden, kendi yolunu arayan insanlar çoğu zaman “fazla hassas”, “fazla asi” veya “dengesiz” diye etiketlenir. Oysa bazen dengesizlik sanılan şey, insanın vicdanının hâlâ canlı olduğunu gösterir.
Bu noktada denge ile konfor birbirine karıştırılmamalıdır. İnsan yalnızca başkalarının konforunu bozmamak için kendi hakikatini bastırıyorsa, o denge sağlıklı değildir. İnsanın hem kendini hem başkasını gözeten bir denge kurması gerekir.
Sözün bize bıraktığı ders
“Dengeli insan delidir” sözü, insanı kendi hayatındaki dengeyi yeniden düşünmeye çağırır. Biz gerçekten dengede miyiz, yoksa yalnızca görünürde mi sakiniz? Duygularımızı yönetiyor muyuz, yoksa bastırıyor muyuz? Hayata uyum sağlıyor muyuz, yoksa sırf kabul görmek için kendimizi inkâr mı ediyoruz?
Bu soruların cevabı kolay değildir. Ama insanın olgunlaşması biraz da bu soruları sormasıyla başlar. Sağlıklı denge, insanın kendine yabancılaşmadan dünyayla ilişki kurabilmesidir. Ne her duyguya teslim olmak ne de her duyguyu boğmak doğrudur.
Sonuçta insan, taş gibi sabit kalmak için değil, hayatın akışı içinde anlam bulmak için yaşar. Bazen sarsılır, bazen toparlanır, bazen dağılır, bazen yeniden kurulur. Belki de asıl mesele hiç bozulmayan bir dengeye sahip olmak değil, bozulduğunda kendini yeniden kurabilecek iç gücü bulmaktır.
Bu yüzden sözün en doğru okuması şudur: Kusursuz denge iddiası insanı sahicilikten uzaklaştırabilir. Hayatın gerçekliği karşısında biraz sarsılmak, bazen insan kaldığımızın en güçlü işaretidir.
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)