CHP’den AK Parti’ye transferlerin perde arkası: Sadakat neden çözülüyor?
CHP’den AK Parti’ye geçen isimler, aday belirleme yöntemleri, zayıflayan parti aidiyeti ve kartel partisi tartışması üzerinden incelendi.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — CHP’den seçildikten sonra AK Parti’ye geçen belediye başkanları, yalnız siyasetçilerin kişisel tercihlerini değil, aday belirleme yöntemlerini ve partilerde zayıflayan ideolojik aidiyeti de tartışmaya açtı.
Gazeteci-yazar Soner Yalçın, Odatv’de yayımlanan köşe yazısında bu geçişlerin yalnız iktidarın çekim gücü veya siyasetçilerin kişisel hesaplarıyla açıklanamayacağını savundu. Yalçın’a göre temel sorun, uzun süre parti içinde yetişen kadroların yerini seçim kazanacağı düşünülen popüler adayların alması ve partinin siyasetçi açısından bir kimlikten çok kariyer aracına dönüşmesi. Bu yaklaşım bir köşe yazısının siyasi yorumudur; ancak son dönemde yaşanan geçişler, tartışmanın somut bir zemini bulunduğunu gösteriyor.
Geçişler bireysel kararlardan daha büyük bir soruna mı işaret ediyor?
Her parti değişikliğinin kendine özgü nedeni bulunabilir. Bir belediye başkanı parti yönetimiyle anlaşmazlık yaşayabilir, yerel projeler için merkezi hükümetle daha yakın çalışmak isteyebilir veya siyasi geleceğine ilişkin yeni bir hesap yapabilir. Bu nedenler birbirinden ayrılmadan bütün geçişleri tek bir açıklamaya bağlamak yanıltıcı olur.
Bununla birlikte CHP’den AK Parti’ye geçen isimlerin sayısı, konunun tekil örneklerin ötesinde değerlendirilmesine yol açtı. Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu ile Söke, Yenipazar ve Sultanhisar belediye başkanları 14 Ağustos 2025’te AK Parti’ye katıldı. Daha sonraki dönemlerde CHP’den ayrılan başka belediye başkanlarının da iktidar partisine geçtiği resmî parti açıklamalarına ve belediye kayıtlarına yansıdı.
AK Parti bu katılımları partisinin kapsayıcılığı ve hizmet siyasetine duyulan güven üzerinden açıklarken CHP yönetimi, bazı geçişlerin kişisel gelecek hesabı veya soruşturma baskısı altında gerçekleştiğini ileri sürdü. Bu iddialar tarafların siyasi değerlendirmeleri niteliğinde; her geçiş bakımından bağımsız biçimde kanıtlanmış ortak bir neden bulunmuyor.
Bu nedenle tartışmanın iki ayrı düzeyi var: Birincisi, siyasetçinin seçildiği partiden ayrılmasının seçmene karşı doğurduğu siyasi sorumluluk. İkincisi ise partinin neden uzun süreli bağlılık geliştiremeyen veya ilk ciddi anlaşmazlıkta başka bir yapıya geçebilen adayları tercih ettiği.
Seçilebilirlik parti kültürünün önüne mi geçti?
Soner Yalçın’ın yazısındaki temel eleştiri, CHP’nin özellikle son dönemlerde adayın parti örgütü içindeki emeğinden ve ideolojik bağlılığından çok kamuoyundaki tanınırlığına ve seçim kazanma ihtimaline önem vermesi üzerine kurulu.
Bu yöntem tamamen irrasyonel değil. Siyasi partilerin seçim kazanmak için toplumda karşılığı bulunan, yönetme yeterliliği taşıyan ve farklı seçmen kesimlerine ulaşabilen adaylar belirlemesi gerekir. Yalnız parti örgütünde uzun süre görev yapmış olmak da tek başına iyi belediye başkanlığının veya milletvekilliğinin garantisi değildir.
Sorun, seçilebilirliğin tek ölçü hâline gelmesiyle ortaya çıkıyor. Adayın parti programıyla ilişkisi, kamu yönetimi anlayışı, etik ilkeleri, kriz anındaki tutumu ve uzun vadeli siyasi bağlılığı yeterince değerlendirilmediğinde, parti kısa vadede seçimi kazanırken uzun vadede kendi kimliğini zayıflatabilir.
Parti yönetiminin merkezden yaptığı kamuoyu araştırmaları da yerel örgütlerin ve üyelerin karar sürecindeki etkisini azaltabilir. Seçmen tarafından tanınan ancak partiyle organik ilişkisi sınırlı bir aday, kazandıktan sonra siyasi başarısını partinin ortak mücadelesinden çok kişisel markasına bağlayabilir. Bu durumda parti, iktidara taşıyan bir araç; belediye başkanlığı veya milletvekilliği ise kişinin bağımsız siyasi sermayesi olarak görülmeye başlanır.
Yalçın’ın “parti, fikir olmaktan çıkıp araç hâline geliyor” şeklinde özetlenebilecek tezi, tam olarak bu dönüşüme işaret ediyor.
Kitle partisinden seçim makinesine geçiş
Siyasi partiler tarihsel olarak yalnız seçim dönemlerinde oy isteyen kuruluşlar değildi. Üyelerini eğiten, ortak bir dünya görüşü geliştiren, gençlik ve kadın örgütlerinden yerel teşkilatlara kadar kadro yetiştiren yapılardı.
Katz ve Mair’in parti örgütleri üzerine geliştirdiği yaklaşım, klasik kitle partisinin güçlü üyelik bağına, toplumsal gruplarla ilişkisine ve ortak programa dayandığını anlatıyor. Aynı çalışma, sonraki dönemde liderlerin doğrudan seçmene seslendiği, profesyonel kampanyaların ve medya görünürlüğünün ağırlık kazandığı farklı parti modellerinin geliştiğini belirtiyor.
Bu dönüşümde seçmen de aktif parti üyesinden siyasi hizmetlerin tüketicisine benzer bir konuma geçebiliyor. Seçim kampanyaları ortak ideolojinin tartışıldığı süreçler olmaktan çıkarak lider, anket, reklam, sosyal medya ve aday imajı etrafında şekillenebiliyor.
Böyle bir yapıda adayın temel üstünlüğü, parti içindeki emeğinden çok oy getirme kapasitesi oluyor. Seçim kazanıldığında model başarılı kabul ediliyor; adayın birkaç yıl sonra partiyle bağını koparması ise başlangıçta yeterince hesaba katılmayan bir maliyet olarak ortaya çıkıyor.
Ancak geçmişteki kitle partilerini bütünüyle ideal göstermek de doğru değil. Güçlü ideolojik disiplin, üyelerin karar süreçlerine katılımını artırabildiği gibi parti içi eleştiriyi bastıran katı yapılara da dönüşebilir. Çözüm, popülerliği tamamen reddetmek değil; seçilebilirlik ile değer, liyakat, örgüt emeği ve hesap verebilirlik arasında denge kurmak olmalı.
“Kartel partisi” kavramı doğru mu kullanılıyor?
Soner Yalçın, CHP’nin geçirdiğini savunduğu dönüşümü açıklarken Richard Katz ile Peter Mair’in “kartel partisi” kavramına başvuruyor. Ancak kavramın akademik anlamı, yalnız popüler aday gösteren veya seçim kazanmaya öncelik veren parti demek değil.
Katz ve Mair, kartel partisini siyasi partilerin devlet kaynaklarına daha fazla bağımlı hâle geldiği, devletle iç içe geçtiği ve mevcut partilerin kendi kurumsal devamlılıklarını korumak üzere rekabeti sınırlandırabildiği bir model olarak tanımlıyor. Araştırmada parti siyasetinin profesyonel bir mesleğe dönüşmesi, kampanyaların sermaye yoğun hâle gelmesi ve üyelerin rolünün zayıflaması da bu modelin özellikleri arasında gösteriliyor.
Dolayısıyla CHP’nin aday tercihlerini doğrudan “kartel partisi” etiketiyle açıklamak, kavramın kapsamını daraltabilir. Daha doğru değerlendirme, Türkiye’deki büyük partilerin üyelik temelli kitle partisi özellikleriyle lider merkezli, profesyonel ve devlet kaynaklarına yakın parti özelliklerini aynı anda taşıyabildiğini kabul etmektir.
Katz ve Mair de gerçek siyasi partilerin söz konusu modellerden yalnız birine bütünüyle uymadığını; modellerin karşılaştırma yapmaya yarayan ideal tipler olduğunu özellikle belirtiyor.
Bu nedenle CHP’ye yöneltilen eleştirinin daha somut ifadesi şudur: Parti örgütlerinin ve üyelerin aday seçimindeki etkisi azaldıkça, merkez yönetimin anket ve seçilebilirlik üzerinden belirlediği isimlerin partiyle uzun vadeli bağı daha kırılgan hâle gelebilir.
Neoliberal siyaset kişisel markaları güçlendirdi
Soner Yalçın’ın başvurduğu bir diğer düşünür Wendy Brown. Brown, neoliberalizmi yalnız ekonomik özelleştirme ve serbest piyasa politikalarıyla sınırlamıyor; ekonomik ölçülerin devlet, eğitim, hukuk, vatandaşlık ve demokratik hayatın tamamını yeniden biçimlendirdiğini savunuyor.
Brown’a göre adalet, eşitlik ve yurttaşlık gibi demokratik değerler; büyüme, rekabet, yatırım ve kişisel değer artışı gibi piyasa ölçütlerinin baskısı altına girebiliyor. İnsanların siyasal özne olmaktan çok kendi değerini yükseltmesi gereken “insan sermayesi” olarak düşünülmesi de bu dönüşümün bir parçası.
Bu yaklaşım parti siyasetine uygulandığında aday, ortak davanın temsilcisinden çok kendi tanınırlığını, takipçi sayısını ve seçilebilirliğini yöneten kişisel markaya dönüşebilir. Parti de üyelerini yetiştiren bir okuldan, başarılı markaları seçim döneminde aynı çatı altında toplayan profesyonel organizasyona benzeyebilir.
Ancak siyasetçilerin parti değiştirmesini yalnız neoliberalizmle açıklamak yeterli değil. Türkiye’de güçlü liderlik yapıları, merkezi aday belirleme, belediyelerin merkezi idareye mali bağımlılığı, parti içi demokrasi sorunları ve iktidar-muhalefet arasındaki güç eşitsizliği de kararları etkileyebilir.
Bu nedenle yapısal açıklama, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmamalı. Bir siyasetçi aday gösterildiği partiyi yalnız seçilmek için kullandıysa bunun etik sorumluluğu kendisine aittir. Parti yönetimi de adayın geçmişini ve bağlılığını araştırmadan yalnız anket sonucuna göre karar verdiyse kendi payını kabul etmelidir.
CHP’nin sorması gereken sorular
CHP’nin yalnız “kim neden AK Parti’ye geçti?” sorusuna odaklanması, sorunun parti içindeki bölümünü görünmez kılabilir. Daha kapsamlı bir değerlendirme için şu sorulara cevap verilmesi gerekiyor:
Adaylar hangi açık ölçütlerle belirleniyor? Parti üyeleri ve yerel örgütler karar süreçlerine ne ölçüde katılıyor? Adayların parti programıyla ilişkisi, kamu yönetimi anlayışı ve etik geçmişi nasıl değerlendiriliyor? Seçildikten sonra partiyle belediye başkanı arasındaki iletişim hangi kurallara dayanıyor? Anlaşmazlıklar neden kamuoyuna ancak kopuş aşamasında yansıyor?
AK Parti açısından da katılımların yalnız siyasi başarı olarak sunulması yeterli değil. Muhalefetten seçilen bir başkanın iktidar partisine geçmesinin kamu kaynaklarına erişim, soruşturmalar veya kariyer beklentileriyle ilişkili olmadığı konusunda şeffaflık sağlanması gerekiyor.
Seçmen açısından temel sorun ise oy verdiği partiyle seçilen kişinin daha sonra farklı bir siyasi yapıya geçmesi. Hukuken mümkün olan bu tercih, siyasi meşruiyet tartışmasını ortadan kaldırmıyor. Seçilmiş kişi, kararının gerekçesini açıkça anlatmak ve kendisine verilen yetkiyi kişisel mülkiyet gibi görmediğini göstermek zorunda.
Soner Yalçın’ın yazısı, geçişlerin bütün nedenlerini açıklayan tarafsız bir araştırma değil; CHP’nin kadro politikasına yöneltilmiş bir siyasi eleştiri. Bununla birlikte ortaya koyduğu temel soru geçerliliğini koruyor: Parti, adaylarını yalnız seçim kazanacak isimler arasından mı seçiyor, yoksa ortak değerleri temsil edecek ve zor dönemlerde de o değerlerin arkasında duracak kadrolar mı yetiştiriyor?
Siyasi sadakat, sorgusuz bağlılık anlamına gelmemeli. Fakat partiler arasındaki temel fikir ayrılıkları ortadan kalkmış gibi kolay rozet değiştirilmesi de seçmenin siyasete olan güvenini aşındırıyor. Kalıcı çözüm, daha katı parti disiplini değil; şeffaf aday belirleme, güçlü parti içi demokrasi, liyakat ve seçmene karşı hesap verebilirliktir.
YerelGundem.com
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)