Said b. Cübeyr’in Haccâc’a direnişi: İktidarın sınırı adalettir
Mustafa Yeneroğlu, Said b. Cübeyr’in Haccâc karşısındaki direnişini iktidar, adalet, eşitlik ve hukuk devleti tartışmaları üzerinden değerlendirdi.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Said b. Cübeyr’in Haccâc b. Yûsuf karşısındaki direnişini, iktidarın adalet ve hukukla sınırlandırılması tartışmasının tarihî örneklerinden biri olarak değerlendirdi.
Yeneroğlu, Karar’da yayımlanan yazısında Said b. Cübeyr’in hikâyesini yalnızca bir âlimin öldürülmesi olarak değil; eşitlik, itaat, siyasi meşruiyet ve yöneticilerin hesap verebilirliği üzerinden okunması gereken bir dönüm noktası olarak ele aldı. Yazara göre bu tarihî tecrübe, iktidarı barışçıl biçimde denetleyecek kurumların bulunmadığı toplumlarda itiraz ile mutlak itaat arasında tehlikeli bir boşluk oluşabileceğini gösteriyor.
Kölelikten dönemin önde gelen âlimleri arasına yükseldi
Said b. Cübeyr’in Habeş kökenli ve azat edilmiş bir aileye mensup olduğu, genç yaşta sahâbî Abdullah b. Abbas’ın derslerine katılarak tefsir, hadis, kıraat ve fıkıh alanlarında yetiştiği aktarılıyor.
Yeneroğlu’nun yazısına göre Said, yazacak malzeme bulamadığı dönemlerde öğrendiklerini avucuna veya ayakkabısına not edecek kadar güçlü bir öğrenme isteğine sahipti. İbn Abbas’ın görme yetisini kaybetmesinin ardından onun kâtipliğini üstlendi; Abdullah b. Ömer gibi dönemin önemli isimleri de bazı fıkıh meselelerinde başvuranları ona yönlendirdi.
Said’in tarihî önemini artıran unsurun yalnızca ilmî birikimi olmadığı belirtiliyor. Herhangi bir siyasi veya mezhepsel grubun mutlak sözcüsü hâline gelmemesi, kendi ilmî değerlendirmelerini koruması ve iktidarla ilişkisini kişisel menfaat üzerinden kurmaması, sonraki duruşunun temelini oluşturdu.
Emevî yönetiminde eşitlik tartışması derinleşti
Said’in Haccâc’la ilişkisi başlangıçta doğrudan çatışmaya dayanmıyordu. Haccâc’ın onu Kûfe’de kadılık ve imamlık gibi görevlere getirdiği, Halife Abdülmelik’in ise kendisinden bir tefsir hazırlamasını istediği aktarılıyor.
Ancak Said’in Arap olmayan Müslümanları ifade eden “mevâlî” kesiminden gelmesi, dönemin toplumsal ve siyasi eşitsizlikleriyle karşılaşmasına yol açtı. Yeneroğlu, yönetimin Said’in bilgisine ihtiyaç duyarken eşit bir makama sahip olmasına tahammül edemediğini savunuyor.
Yazıda, Arap olmayan Müslümanlardan cizye alınmaya devam edilmesi ve bazı mevâlî gruplarının şehirlerden köylere gönderilmesi de bu ayrımcılığın örnekleri arasında gösteriliyor. Said’in itirazının bu nedenle yalnız kişisel bir anlaşmazlıktan değil, İslâm’ın eşitlik iddiasıyla siyasi uygulamalar arasındaki çelişkiden doğduğu belirtiliyor.
İtaatin sınırı nerede başlıyordu?
Said b. Cübeyr’in Haccâc’a karşı İbnü’l-Eş’as öncülüğündeki harekete katılması, yazının merkezindeki siyasi tartışmayı oluşturuyor.
Yeneroğlu’na göre bu hareket yalnızca bir komutan ile vali arasındaki askerî anlaşmazlık değildi. Kûfe ve Basra’daki bazı âlimlerin, Kur’an okuyucularının ve mevâlî gruplarının katılımıyla yönetimin meşruiyetini sorgulayan daha geniş bir itiraza dönüştü.
Harekete katılanların biat metninde iktidarın “Allah’ın Kitabı ve Peygamber’in sünneti” ile bağlı olduğu ve bu ölçülerden uzaklaşan yöneticilerin görevden alınabileceği görüşünün dile getirildiği aktarılıyor. Böylece tartışmanın odağı, belirli bir yöneticiye karşı çıkmaktan iktidarın hangi kurallara tabi olması gerektiği sorusuna kaydı.
Hareket hicrî 82’de, miladi 701 yılında Kûfe yakınlarındaki Deyrülcemâcim’de yenilgiye uğradı. İsyan sonrasında bazı âlimlerin özür dileyerek bağışlandığı, Said’in ise kendisini “dinden çıkmış” ilan etmesini gerektiren itirafı kabul etmediği belirtiliyor.
Denetim kurumu olmayınca itiraz ölüm kalım meselesine dönüştü
Yeneroğlu, Said’in hikâyesinden hareketle İslâm siyaset düşüncesindeki önemli bir kurumsal soruna dikkat çekiyor: Yönetimin adaletten uzaklaştığını belirleyen bir ölçü bulunmasına rağmen, bu ölçüyü sürekli ve barışçıl biçimde uygulayacak mekanizmalar geliştirilemedi.
Yazara göre yöneticiyi denetleyecek, sapmayı tespit edecek ve gerektiğinde görevden alınma sürecini işletecek kurumların yokluğu, itiraz ile itaat arasında geniş bir ara alan bırakmadı.
Bu koşullarda siyasi ihtilaflar ya tamamen susmakla ya da silahlı mücadeleyle sonuçlandı. İsyan yenildiğinde yalnız insanlar değil, savundukları denetim anlayışı da zayıfladı. Yöneticilere “hak sözü söylemek” bir ahlaki erdem olarak varlığını sürdürse de bu sözün bağlayıcı bir denetime dönüşme imkânı giderek azaldı.
Yeneroğlu, Said b. Cübeyr’in trajedisini bu nedenle yalnız bireysel cesaretin değil, vicdanın iktidarı yargılama yetkisinin zaman içinde etkisizleştirilmesinin de tarihi olarak yorumluyor.
Haccâc’ın karşısında sadakat ile vicdan karşı karşıya geldi
Deyrülcemâcim yenilgisinden sonra Said’in yaklaşık 12 yıl boyunca farklı şehirlerde yaşadığı ve sonunda Mekke’de yakalandığı aktarılıyor.
Vâsıt’ta Haccâc’ın karşısına çıkarıldığında, valinin ona daha önce verdiği görevleri ve imkânları hatırlattığı belirtiliyor. Yeneroğlu bu konuşmayı, iktidarın sağladığı makam ve imkânlar karşılığında mutlak sadakat beklemesiyle vicdanın bağımsızlığını koruması arasındaki çatışma olarak değerlendiriyor.
Said, gördüğü iyilikleri inkâr etmedi; ancak bunların siyasi ve ahlaki kanaatini satın almasına izin vermedi. Kendisine neden karşı çıktığı sorulduğunda hata edebilen bir Müslüman olduğunu söyleyerek ne mutlak bir doğruluk iddiasında bulundu ne de siyasi baskı karşısında düşüncesinden vazgeçti.
Hicrî 94’te, miladi 713 yılında öldürülen Said’in son ana kadar sakinliğini koruduğuna ilişkin rivayetler, sonraki dönemlerde onun iktidar karşısında vicdanın sembollerinden biri olarak anılmasına yol açtı.
Başarılı icraat adaletsizliği meşrulaştırır mı?
Yeneroğlu, Haccâc’ı yalnızca kaba kuvvet kullanan bir yönetici olarak değerlendirmenin tarihî tabloyu eksik bırakacağını da belirtiyor.
Haccâc’ın devlet kayıtlarının Arapçaya çevrilmesi, para ve ölçü sistemlerinin düzenlenmesi, posta teşkilatının güçlendirilmesi, sulama kanallarının açılması ve Kur’an yazısının standartlaştırılması gibi alanlarda önemli icraatlarda bulunduğu aktarılıyor.
Bununla birlikte yazara göre idari başarılar ve kişisel dindarlık, bir yöneticiyi adaletsizliklerin hesabından muaf tutamaz. Kur’an metnine gösterilen hürmetin, Kur’an’ın adalet ilkesini savunan âlimlere gösterilmemesi temel bir çelişki oluşturuyor.
Yeneroğlu bu değerlendirmesini, “İcraat meşruiyet satın almaz” düşüncesiyle özetliyor. Yönetimin ekonomik, askerî veya idari başarıları, hukukun ve adaletin yerini alamıyor.
Said b. Cübeyr’in itirazı neden bugün de tartışılıyor?
Yazının günümüze uzanan temel mesajı, iktidarın kendi iradesiyle değil, kendisini aşan hukuk kurallarıyla sınırlandırılması gerektiği düşüncesinde toplanıyor.
Modern anayasal sistemlerde kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, temel haklar, parlamento denetimi ve özgür basın gibi mekanizmalar, siyasi iktidarın yalnız kendi doğrularına dayanarak hareket etmesini engellemek amacıyla oluşturuluyor.
Said b. Cübeyr’in Haccâc karşısındaki duruşu, bu kurumların bulunmadığı dönemlerde vicdanın kişisel cesarete bağlı kaldığını gösteriyor. Ancak kalıcı adalet, yalnız cesur bireylerin ortaya çıkmasına değil, onların dile getirdiği itirazı koruyacak kurumların varlığına ihtiyaç duyuyor.
Bu nedenle Said’in hikâyesi, geçmişte yaşanmış bir iktidar mücadelesinden daha geniş bir anlam taşıyor: Yönetici ne kadar güçlü, başarılı veya dindar görünürse görünsün, adaletin ve hukukun üzerinde kabul edilemez.
YerelGundem.com
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)