Ömer bin Abdülaziz neden istisna kaldı? Adalet ve kurum tartışması
Mustafa Yeneroğlu, Ömer bin Abdülaziz’in kısa reform döneminden hareketle adaletin kişisel erdeme değil kalıcı kurumlara bağlanması gerektiğini savundu.
AHMET TAŞ | YEREL GÜNDEM
ANKARA / TÜRKİYE — İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Ömer bin Abdülaziz’in kısa halifelik dönemini değerlendirerek adaletin erdemli bir yöneticinin vicdanına değil, iktidarı sınırlayan kalıcı kurumlara bağlanması gerektiğini savundu.
Yeneroğlu, “Dokunulmayan mezar” üzerinden kurduğu analizinde Ömer bin Abdülaziz’in Emevî hanedanı içindeki istisnai konumunu; haksız malların iadesi, vergi adaleti, mevâlî politikası ve yöneticilerin hukukla sınırlandırılması üzerinden ele aldı. Yazının temel sorusu ise adil bir yöneticinin yaptıklarının, onu takip edecek kişiler için neden kalıcı bir düzene dönüşemediği oldu.
Abbâsîlerin dokunmadığı mezar neyi simgeliyor?
Emevî Devleti, 750 yılında gerçekleşen Abbâsî ihtilaliyle yıkıldı. Yaygın tarih anlatısına göre yeni yönetim, yalnızca hayatta kalan Emevî hanedan mensuplarını takip etmekle kalmadı; önceki halifelerin mezarlarını açtırarak kalıntılarını tahrip etti.
Bu mezarlar arasında Ömer bin Abdülaziz’in kabrinin korunması, onun Emevî hanedanı içinde farklı bir yerde değerlendirildiğini gösteren sembolik bir olay olarak aktarılıyor. Tarih kaynaklarında mezarın, Ömer’in dindarlığı, ölçülülüğü ve adaletli yönetim konusundaki ünü nedeniyle dokunulmadan bırakıldığı belirtiliyor.
Yeneroğlu’na göre bu istisna, Abbâsîlerin Emevî yönetimine yönelttiği temel suçlamalarla doğrudan bağlantılıydı. Ömer; hanedan tarafından el konulan malları iade etmiş, Arap olmayan Müslümanlara uygulanan ayrımcı vergileri kaldırmaya çalışmış ve cuma hutbelerinde Hz. Ali’ye yönelik hakaret geleneğine son vermişti.
Bu nedenle Ömer’in mezarını tahrip etmek, Abbâsîlerin Emevîleri adaletsizlik üzerinden mahkûm eden siyasi anlatısıyla çelişebilirdi. “Dokunulmayan mezar”, yalnızca bir hükümdara duyulan saygının değil, bir hanedanın içinde ortaya çıkmış ahlaki istisnanın da simgesine dönüştü.
Gösterişli bir gençten sade bir halifeye
Ömer bin Abdülaziz’in yaklaşık 680 yılında doğduğu, Medine’de yetiştiği ve 717-720 yılları arasında Emevî halifesi olarak görev yaptığı kabul ediliyor. Halifeliği yaklaşık iki buçuk yıl sürmesine rağmen reformları nedeniyle sonraki İslam tarihçiliğinde özel bir konum kazandı.
Yeneroğlu’nun aktardığı tarihî rivayetlerde genç Ömer; kaliteli giysilere, güzel kokulara ve gösterişli bineklere düşkün bir hanedan mensubu olarak anlatılıyor. Ancak Medine valiliğine getirildiğinde şehrin önde gelen fakihlerinden oluşan bir danışma heyeti kurması, yönetim anlayışındaki değişimin ilk işaretlerinden biri olarak gösteriliyor.
Halifeliğe geçtiğinde ise saray hayatının birçok ayrıcalığını terk ettiği, kendisine tahsis edilen binekleri ve eşyaları devlet hazinesine gönderdiği aktarılıyor. İbn Abdülhakem’e dayalı akademik incelemelerde de Ömer’in hilafet makamına ait imkânları kabul etmeyerek beytülmale devrettiği belirtiliyor.
Bu değişim yalnızca kişisel bir zühd veya sade yaşam tercihi değildi. Yeneroğlu, Ömer’in kendi hayat tarzındaki dönüşümünü, iktidarın kamu kaynakları üzerindeki kullanımını sınırlandıran siyasi bir tutum olarak değerlendiriyor.
Hesabı önce kendi hanedanından sordu
Ömer bin Abdülaziz’in adalet anlayışını farklı kılan temel özelliklerden biri, taleplerini yalnızca halka veya memurlara yöneltmemesi; uygulamaya kendi ailesinden ve hanedanından başlamasıydı.
Kaynaklarda, önceki yöneticiler döneminde haksız biçimde el konulan malların sahiplerine iadesi için emir verdiği aktarılıyor. Yeneroğlu’nun yer verdiği bir rivayete göre Emevî hanedanından Revh bin Velîd’in elinde bulunan bir dükkânın gerçek sahibine iade edilmesini istemiş, emrin uygulanmaması hâlinde ağır yaptırım uygulanacağını bildirmişti.
İbn Abdülhakem’in anlatılarını değerlendiren akademik çalışmada da Ömer’in geçmiş yöneticilerin haksız uygulamaları nedeniyle zarar görenlere ödeme yapılmasını emrettiği, bu iadeler için Irak hazinesinin yetmemesi üzerine Şam hazinesinden destek sağlandığı belirtiliyor.
Ömer’in eşi Fâtıma’nın sahip olduğu değerli mücevherlerin de devlet hazinesine geri verildiği, halifelik ödeneğini ve saray ayrıcalıklarını reddettiği yönünde anlatılar bulunuyor.
Yeneroğlu’na göre buradaki esas nokta, yöneticinin halka tasarruf ve dürüstlük çağrısı yaparken kendi ailesini ayrıcalıklı bir alan olarak görmemesiydi. Halifelik, Ömer’in yaklaşımında kişisel servet veya hanedan mülkü değil, hesabı verilmesi gereken bir kamu emaneti olarak kabul ediliyordu.
Mevâlî politikası eşitsizlik düzenine dokundu
Ömer bin Abdülaziz’in en dikkat çekici reformlarından biri, Arap olmayan Müslümanlara yönelik vergi ve statü ayrımını azaltmaya çalışmasıydı.
Emevî yönetiminde “mevâlî” olarak adlandırılan Arap olmayan Müslümanlar, Müslüman olmalarına rağmen bazı bölgelerde cizye ödemeye devam ediyor ve Arap Müslümanlarla aynı askerî ve mali haklardan yararlanamıyordu.
Ömer’in, Müslümanlığı kabul eden kişilerden cizye alınmaması ve Arap olmayan Müslümanların Araplarla eşit haklara sahip olması yönünde düzenlemeler yaptığı aktarılıyor. Tarih çalışmalarında bu reform, Emevîlerin etnik ve mali ayrıcalık sistemine yönelik önemli bir müdahale olarak değerlendiriliyor.
Yeneroğlu’nun aktardığına göre bazı valiler, insanların yalnızca vergiden kaçmak amacıyla Müslüman olduklarını öne sürerek bu politikaya karşı çıktı. Ömer ise devletin görevinin inanç değişimini vergi geliri kaybı olarak görmek olmadığını savundu.
Bu yaklaşım, kısa vadede hazine gelirlerinin düşebileceği kaygısına rağmen hukuki ve dinî eşitliğin mali çıkarlardan üstün tutulması anlamına geliyordu. Bununla birlikte Ömer’in bütün uygulamalarını bugünkü eşit yurttaşlık anlayışıyla değerlendirmek de doğru değil. Kendisi 8. yüzyılın toplumsal ve siyasi şartları içinde hareket eden bir hükümdardı.
Yargı ve şikâyet mekanizmalarını güçlendirdi
Ömer bin Abdülaziz’in yönetim anlayışında yalnızca vergi ve mal iadesi değil, yöneticilerin denetlenmesi ve halkın şikâyetlerini doğrudan iletebilmesi de önemli bir yer tutuyordu.
Akademik kaynaklarda, uzak bölgelerde yaşayanların mektupla halifeye ulaşabildiği ve valilerin haksız uygulamalarını bildirmelerinin teşvik edildiği aktarılıyor. Ömer’in karar vericilere öfkeliyken hüküm vermemelerini, tarafları eşit biçimde dinlemelerini ve kişisel çıkarlarını kamu görevine karıştırmamalarını söylediği belirtiliyor.
Yeneroğlu, bu düzenlemeleri yöneticinin hukukun üzerinde değil, hukukun içinde bulunduğu düşüncesinin erken örnekleri arasında değerlendiriyor.
Ancak bütün bu denetim yollarının merkezinde yine halifenin şahsı bulunuyordu. Haksızlığa uğrayan kişi bağımsız ve kalıcı bir kuruma değil, adil olduğuna güvendiği hükümdara başvuruyordu.
Bu durum, Ömer’in yönetiminin güçlü tarafını olduğu kadar sınırını da ortaya koyuyordu: Sistem, yöneticinin ahlakına ve iradesine bağımlıydı.
Adalet neden kalıcı bir kuruma dönüşemedi?
Yeneroğlu’nun analizinin merkezinde, Ömer bin Abdülaziz’in kişisel başarısından çok onun ardından ortaya çıkan kurumsal boşluk bulunuyor.
Ömer’in ölümünün ardından yerine geçen II. Yezîd döneminde bazı reformların geri çevrildiği, Arap olmayan Müslümanlara yönelik eski vergi uygulamalarının yeniden başladığı ve iade edilen kimi ayrıcalıkların hanedan mensuplarına geri verildiği aktarılıyor.
Böylece yaklaşık iki buçuk yılda gerçekleştirilen düzenlemelerin önemli bir kısmı, onları koruyacak bağımsız ve kalıcı kurumlar bulunmadığı için yeni yöneticinin iradesine bağlı kaldı.
Yeneroğlu’na göre dönemin farklı siyasi ve dinî hareketleri zulmü önlemeye çalışsa da çözümü çoğunlukla doğru kişinin iktidara gelmesinde aradı. Hâricîler liyakatli kişinin seçilmesini, Şiî çevreler doğru soydan gelen imamı, diğer kesimler ise toplumun birliğini koruyacak dindar hükümdarı öne çıkardı.
Buna karşılık yöneticinin yetkisini sürekli denetleyen bağımsız yargı, temsile dayalı karar organı ve değişmeyen hukuki denetim mekanizmaları gelişmedi. Adalet, bir yapının değil, yöneticinin vicdanının sonucu olarak kaldı.
Dokunulmayan mezarın bugüne uzanan mesajı
Yeneroğlu, Ömer bin Abdülaziz’in tarihî önemini “kusursuz hükümdar” anlatısından ziyade, adil bir kişinin iktidarda neler yapabileceğini ve hangi sınırları aşamayacağını göstermesinde görüyor.
Ömer, kısa yönetiminde kamu malını korudu, kendi hanedanının ayrıcalıklarına müdahale etti, vergi adaletini savundu ve halkın yöneticiler hakkında şikâyette bulunmasına imkân tanıdı. Ancak bu uygulamaları kendisinden sonra da zorunlu kılacak kurumsal bir yapı bırakamadı.
Bu nedenle “Bize ne zaman adil bir yönetici gelecek?” sorusu Yeneroğlu’na göre eksik kalıyor. Esas soru, kötü veya yetersiz bir yönetici geldiğinde bile hukukun, hakların ve kamu kaynaklarının nasıl korunacağı olmalı.
Modern hukuk devletinin temelinde de yöneticinin iyi niyetine duyulan güven değil; kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, şeffaflık, hesap verebilirlik ve herkes için bağlayıcı kurallar bulunuyor.
Ömer bin Abdülaziz’in dokunulmayan mezarı, adaletli yönetimin mümkün olduğunu gösteren güçlü bir sembol olarak yaşamaya devam ediyor. Ancak Yeneroğlu’nun değerlendirmesine göre bu sembol aynı zamanda bir eksikliği hatırlatıyor: Adalet, yalnızca iyi insanların hatırasıyla değil, kötü yöneticilerin dahi aşamayacağı kurumlarla korunabilir.
YerelGundem.com
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)