CHP, Türkiye'nin Sorunlarını Çözeceğini İddia Etmişti, Türk Milleti'nin en büyük sorunu haline geldi
CHP’nin “Herkes için CHP” söyleminden belediye krizleri, yolsuzluk iddiaları ve mutlak butlan sürecine uzanan çizgisi tartışılıyor.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — CHP’nin yıllar önce “Herkes için CHP” söylemiyle başlattığı yenilenme iddiası, bugün belediye krizleri, yolsuzluk soruşturmaları ve parti içi bölünme tartışmalarıyla ağır bir güven sınavına dönüşmüş durumda.
Türkiye’nin sorunlarını çözme iddiasıyla siyaset sahnesinde merkezini genişletmeye çalışan CHP, son dönemde kendi iç krizleri ve yerel yönetim performansı üzerinden yoğun biçimde tartışılıyor. Parti yönetimi, uzun yıllar boyunca “değişim”, “adalet”, “liyakat”, “şeffaf belediyecilik” ve “toplumsal barış” kavramlarıyla yeni bir siyasal hat kurmaya çalıştı. Ancak bugün gelinen noktada, bu iddianın sahadaki uygulamalarla ne ölçüde örtüştüğü sorusu daha yüksek sesle soruluyor.
Bu analizde “CHP milli güvenlik sorunu haline geldi” ifadesi hukuki değil, siyasi ve kurumsal bir tartışma başlığı olarak ele alınmalıdır. Buradaki temel mesele; bir partinin devlet yönetimine talip olurken yerel yönetim, parti içi demokrasi, kamu kaynaklarının kullanımı ve kriz yönetimi alanlarında güven verip veremediğidir.
“Herkes için CHP” iddiası ne vaat ediyordu?
CHP, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu döneminde “Herkes için CHP” söylemiyle toplumun farklı kesimlerine açılmayı hedefledi. Bu söylem, eski CHP algısını dönüştürme, partiyi yalnızca belirli bir seçmen tabanına hitap eden yapı olmaktan çıkarma ve Türkiye’nin tamamına seslenen bir merkez muhalefet inşa etme iddiası taşıyordu.
Bu çizgi, teoride güçlü bir siyasi hamleydi. Çünkü Türkiye’de geniş kitleler, uzun yıllar boyunca CHP’ye mesafeli durdu. Parti, bu mesafeyi azaltmak için muhafazakâr seçmene, Kürt seçmene, gençlere, emekçilere, kentli orta sınıfa ve merkez sağdan kopan gruplara aynı anda ulaşmaya çalıştı.
Ancak bugün tartışılan nokta şu: CHP söylem düzeyinde “herkesin partisi” olmaya çalışırken, kurumsal kapasite, yönetim disiplini ve ahlaki üstünlük iddiasını aynı ölçüde taşıyabildi mi?
Yerel yönetim performansı güvenin merkezinde
CHP’nin en büyük sınav alanı belediyeler oldu. Çünkü iktidara talip bir partinin ülkeyi nasıl yöneteceğine dair en somut gösterge, yönettiği şehirlerdir. Belediyeler, seçmen için soyut vaatlerin değil, günlük hayatın doğrudan karşılık bulduğu kurumlardır.
İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya ve diğer büyükşehirler CHP için yalnızca yerel yönetim başarı alanları değil, aynı zamanda “Türkiye’yi yönetebiliriz” iddiasının vitrinleriydi. Bu nedenle belediyelerde yaşanan her kriz, doğrudan partinin genel siyaset iddiasına yansıyor.
İzmir örneği bu açıdan özellikle dikkat çekici. Türkiye’nin en önemli kentlerinden biri olan İzmir, uzun yıllardır CHP yönetimiyle özdeşleşmiş durumda. Buna rağmen kentte altyapı, ulaşım, kentsel yaşam kalitesi ve kriz yönetimi konularındaki şikâyetler CHP açısından ciddi bir tartışma alanı oluşturuyor.
Yağmur sırasında elektrik akımına kapılan iki kişinin hayatını kaybetmesi, yalnızca trajik bir olay değil; şehir yönetimi, altyapı denetimi, kurumlar arası koordinasyon ve kamu güvenliği açısından derin bir sorgulamaya yol açtı. Elbette bu tür olaylarda sorumluluğun kimde olduğuna yargı karar verir. Ancak siyasi açıdan bakıldığında, vatandaşın sorduğu soru daha basittir: Uzun yıllardır yönetilen bir şehirde böyle bir ölüm nasıl yaşanabildi?
Yolsuzluk iddiaları ve belediye operasyonları
Son dönemde CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk soruşturmaları, partinin en kırılgan başlıklarından biri haline geldi. Bazı belediye başkanlarının gözaltına alınması, tutuklanması veya görevden uzaklaştırılması, CHP’nin “temiz yönetim” iddiasını tartışmaya açtı.
Burada temel ilke açıktır: Herkes için masumiyet karinesi geçerlidir. Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılması, onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Yargı süreci tamamlanmadan kesin hüküm kurmak doğru değildir.
Ancak siyasi analiz açısından başka bir gerçek daha var: Bir partinin çok sayıda belediyesi aynı anda şaibe, ihale, usulsüzlük, kamu zararı veya örgütlü yolsuzluk iddialarıyla gündeme geliyorsa, bu durum yalnızca yargısal değil, kurumsal bir denetim meselesidir.
CHP açısından sorun, tek tek dosyaların sonucu kadar, ortaya çıkan genel algıdır. Seçmen şunu soruyor: Eğer bir parti kendi belediyelerinde güçlü iç denetim kuramıyorsa, kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflığı garanti edemiyorsa ve krizleri sürekli “siyasi operasyon” söylemiyle açıklıyorsa, ülke yönetiminde nasıl daha yüksek bir güven vadedecek?
Adalet söylemi neden zayıflıyor?
CHP uzun yıllardır “adalet” kavramını siyasetinin merkezine koydu. Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü, parti hafızasında önemli bir dönüm noktası olarak yer aldı. Ancak bugün CHP’nin adalet söylemi, kendi iç krizleri ve belediye soruşturmaları karşısında sınanıyor.
Partinin yaşadığı temel problem şu: CHP, kendisine yönelik her yargı sürecini siyasi müdahale olarak okuduğunda, kamuoyunda “adaleti yalnızca kendisi için istiyor” algısı oluşabiliyor. Elbette siyasi davalar, hukuki tartışmalar ve iktidar baskısı iddiaları ayrı ayrı ele alınmalıdır. Ancak tüm dosyaları topluca “siyasi operasyon” diye açıklamak da seçmeni ikna etmeyebilir.
Adalet söyleminin güçlü kalabilmesi için CHP’nin yalnızca dışarıdan gelen yargı baskısını değil, kendi içindeki etik ve idari sorunları da aynı açıklıkla tartışması gerekir. Aksi halde adalet arayışı evrensel bir ilke olmaktan çıkıp parti savunmasına dönüşür.
Mutlak butlan krizi ve iki başlı CHP görüntüsü
CHP’de “mutlak butlan” süreciyle başlayan tartışmalar, partinin kurumsal bütünlüğünü ağır biçimde sarstı. Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel cephesi arasında ortaya çıkan iki başlılık görüntüsü, CHP’nin yalnızca dış politikada, ekonomide veya belediyelerde değil, kendi içinde de istikrar üretmekte zorlandığı algısını güçlendirdi.
Deniz Baykal sonrası süreçte CHP’yi dönüştürdüğünü iddia eden Kılıçdaroğlu ekibinin bugün parti içinde yeni bir kırılmanın parçası haline gelmesi, sembolik olarak da önemlidir. Çünkü CHP’nin değişim iddiası, kendi kurumsal mirasını istikrarlı bir yapıya dönüştüremedi.
Parti içi demokrasi, kurultay meşruiyeti, mahkeme kararları, grup toplantısı tartışmaları ve genel merkez kontrolü gibi başlıklar, CHP’yi seçmenin gözünde “ülke sorunlarını çözecek parti” olmaktan uzaklaştırıp “kendi sorunlarını çözemeyen parti” görüntüsüne sürükleyebilir.
Milli güvenlik tartışması nereden doğuyor?
Bir siyasi partiyi doğrudan “milli güvenlik sorunu” olarak nitelendirmek ağır bir ifadedir ve dikkatli kullanılmalıdır. Ancak bu kavram siyasi analizde, devlet kapasitesi, kamu düzeni ve toplumsal istikrar açısından bir uyarı başlığı olarak ele alınabilir.
CHP’ye yönelik eleştirilerde bu ifade şu gerekçelerle gündeme getiriliyor: Büyükşehirlerde yönetim zaafı iddiası, kamu kaynaklarına ilişkin yolsuzluk soruşturmaları, parti içi iki başlılık, belediye başkanlarının hukuk süreçleri, siyasi söylemde tutarsızlık ve kriz anlarında devlete güven veren bir merkez oluşturamama.
Eğer bir parti Türkiye’yi yönetme iddiasındaysa, yerel yönetimlerdeki her sorun, iç krizlerdeki her savrulma ve kamu kaynaklarına dair her şaibe ulusal ölçekte önem kazanır. Çünkü seçmen, belediyede gördüğü yönetim modelini ülke yönetimine dair bir prova olarak okur.
Bu nedenle mesele yalnızca CHP’nin kendi iç meselesi değildir. Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurumsal güven üretip üretememesi, demokrasinin kalitesi, siyasal rekabetin sağlığı ve kamu yönetiminin geleceği açısından da önemlidir.
CHP’nin önündeki gerçek sınav
CHP için çıkış yolu, her eleştiriyi iktidar operasyonu olarak görmekten değil; kendi iç denetim mekanizmalarını güçlendirmekten geçiyor. Belediye dosyaları açık biçimde incelenmeli, kamuoyu bilgilendirilmeli, yargı süreçleriyle siyasi savunma birbirine karıştırılmamalı.
Parti içi krizlerde ise meşruiyet tartışması sandık, kurultay ve şeffaf parti hukukuyla çözülmeli. CHP, gerçekten herkes için bir parti olmak istiyorsa önce kendi içinde herkesin güveneceği bir düzen kurmak zorunda.
Türkiye’nin sorunlarını çözme iddiasındaki bir partinin, önce kendi belediye performansını, kendi etik standartlarını, kendi iç hukukunu ve kendi kriz yönetimini ikna edici hale getirmesi gerekir.
Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu temel soru budur: Parti, yeniden Türkiye’ye güven verecek bir siyasal merkez haline gelebilecek mi, yoksa kendi krizleri içinde Türkiye siyasetinin en büyük tartışma başlıklarından biri olmaya devam mı edecek?
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)