Bu dünyadan bir beyefendi geçti: Gökhan Kayabey’e son vefa
Akçay’da bir mangal başında başlayan dostluk; tavla, çay, balık ve mandalina hatıralarıyla Gökhan Kayabey’in ardından bir vefa yazısına dönüştü.

Yusuf İnan
Gazeteci, Yazar |Siyasi & Stratejik Analist
AKÇAY / TÜRKİYE — Bazı insanlar bu dünyadan sessizce geçer; geride büyük sözler değil, küçük iyilikler, sıcak bir tebessüm ve unutulmayacak bir insanlık hatırası bırakır.
Gökhan Kayabey de onlardan biriydi. Onu 29 Nisan’da kaybettiğimizi öğrendiğimde yalnızca bir komşumu değil; ağabey bildiğim, kardeş yakınlığında sevdiğim, iyi kalpli ve gerçek bir dostu kaybettiğimi hissettim.
Bu satırlar onun için yazılmış bir veda yazısı değil. Çünkü bazı dostlukların vedası olmaz. Bu, Gökhan Kayabey’e gecikmiş bir teşekkür, içimde biriken özlemin ve ona duyduğum vefanın yazısıdır.
Bir dostluk mangal başında başladı
Akçay’daki evimizin yakınında küçük bir dere vardır. Çevresi yemyeşildir. Bir gün mangalı, etleri ve birkaç parça eşyayı alıp dere kenarına gittim. Ateşi yaktım, etleri pişirdim ama insan kısa sürede anlıyor ki tek başına yenilen güzel bir yemeğin bile tadı eksik kalıyor.
Ekmek almak için eve döndüğümde kapı komşum Gökhan Kayabey’in kapısını çaldım. Her zamanki tatlı tebessümüyle kapıyı açtı.
“Komşum, mangalı yaktım, etleri pişirdim ama tek başına hiç keyfi olmuyor. Uygunsan gel, birlikte yiyelim,” dedim.
Önce biraz çekindi. Israr edince kabul etti. İşte Gökhan Kayabey ile gerçek dostluğumuz, Akçay’da dere kenarındaki o mangalın başında başladı.
Kendisi kuaför malzemeleri satıyordu. Kırmızı arabasıyla çevredeki kuaförleri gezer, ihtiyaçları olan ürünleri ulaştırırdı. İşini sakin, düzenli ve kimseyi incitmeden yapardı. Gösterişi sevmezdi. İnsanlarla ilişkisini menfaat üzerine değil, güven ve saygı üzerine kurardı.
Bir gazeteci ve yazar olarak hayatım boyunca çok insan tanıdım. Siyasetçilerle, iş insanlarıyla, sanatçılarla ve toplumun farklı kesimlerinden kişilerle karşılaştım. Fakat Gökhan Kayabey kadar kendisiyle barışık, ölçülü, asil ve Türk kültürünün komşuluk anlayışını hayatına gaye yapmış ikinci bir insana çok az rastladım.
Soyadı gibi gerçek bir “bey”di; güngörmüş, nazik ve vakur bir beyefendi.
Tavla, çay ve balkon akşamları
Dere kenarındaki o ilk sofradan sonra iki bekâr komşunun dostluğu kısa sürede günlük hayatın en güzel alışkanlıklarından birine dönüştü.
Neredeyse her akşam birimizin balkonunda buluşurduk. Çay demlenir, kahve hazırlanır, tavla açılırdı. Gökhan ağabey tavlayı iyi oynardı. Beni sürekli yenerdi. Zaten yenilmeyi de hiç sevmezdi.
Ben mangal yakmadığım günlerde balkonda balık yapardım. Son yıllarda denize bıraktığım sepetle balık tutmaya alışmıştım. Sepete balıklar geldiğinde onları temizler, balkonda kızartır ve Gökhan ağabeyi çağırırdım.
Birlikte salata hazırlar, masayı donatırdık. Yer, içer, saatlerce sohbet ederdik.
Bir akşam bizim balkondaysak, ertesi akşam mutlaka kendi balkonuna davet ederdi. Kendisine yapılan bir ikramın karşılıksız kalmasını istemezdi. Bu, basit bir sofra meselesi değildi. Onun hayatında ölçü, denge ve karşısındaki insanı gözetme duygusu vardı.
Bugün geriye baktığımda özlediğim şey yalnızca o sofralar değil. İnsanların birbirine vakit ayırdığı, kapı komşusunun kapısını çekinmeden çalabildiği, iki bardak çayın gerçek bir dostluğa yettiği o güzel günleri de özlüyorum.
“Bizim mandalina hakkımız artık bitti”
Bahçede üç mandalina ağacı vardı. Akçay bir tatil beldesi olduğu için binadaki komşuların çoğu kış aylarında gelmezdi. Bahçedeki mandalinaları genellikle Gökhan ağabeyle birlikte toplar, yerdik.
Bir gün ağaçlarda hâlâ mandalinalar dururken bana dönüp şöyle dedi:
“Komşum, artık bizim mandalina hakkımız bitti. Kalanlar da tatile gelecek komşularımıza kalsın.”
Bu söz beni derinden etkiledi.
İstesek bütün mandalinaları toplayabilirdik. Bizi gören, bize hesap soran kimse de yoktu. Fakat Gökhan Kayabey için hak, yalnızca birilerinin gördüğü zaman korunması gereken bir şey değildi.
O, orada bulunmayan komşularının da hakkını düşünüyordu. Belki aylar sonra gelecek insanlara birkaç mandalina bırakmayı bir görev, bir adalet meselesi olarak görüyordu.
Bir insanın karakteri büyük konuşmalarda değil, çoğu zaman böyle küçük anlarda ortaya çıkar. Gökhan ağabeyin temizliğini ve adalet duygusunu anlatmak için uzun cümlelere ihtiyaç yoktur. Mandalina ağacında bıraktığı birkaç meyve, onun nasıl bir insan olduğunu anlatmaya yeter.
Siyasette ayrı, vatan sevgisinde birdik
Sohbetlerimiz zaman zaman siyasete de uzanırdı. Ben gazetecilik hayatımda yaşadığım olaylardan, tanıdığım siyasetçilerden ve şahit olduğum gelişmelerden söz ederdim.
Gökhan ağabey CHP’ye gönülden bağlıydı. Ben partiyi eleştirdiğim zamanlarda kızardı. Ona, “Komşum, sen CHP’yi dışarıdan görüyorsun. Ben ise farklı kademelerini ve birçok ismi yakından tanıyorum. Ben siyasetçi değilim, gazeteciyim; yalnızca gördüklerimi anlatıyorum,” derdim.
O yine de inandığı değerleri savunurdu. Fakat tartışmalarımız hiçbir zaman dostluğumuzu gölgelemezdi.
Çünkü ortaklaştığımız çok daha büyük bir yer vardı: Vatan sevgisi.
Gökhan Kayabey gerçek bir Atatürkçü ve vatanseverdi. O bir Efe idi...Türkiye söz konusu olduğunda hassaslaşır, ülkesinin iyiliğini her şeyin üzerinde tutardı. Görüşlerimiz zaman zaman farklı olsa da onun samimiyetinden, memleket sevgisinden ve dürüstlüğünden hiçbir zaman şüphe etmedim.
Onunla aynı fikirde olmak şart değildi. Onunla konuşurken bilirdiniz ki karşınızdaki insan kötü niyet taşımıyor, çıkar hesabı yapmıyor ve inandığı şeyi içtenlikle savunuyor.
Ölüm, diriliş ve yarım kalan bir sohbet
Babası bir süre önce vefat etmişti. O günlerden sonra zaman zaman ölüm ve ölümden sonraki hayat üzerine konuşurduk.
Bir keresinde bana:
“Öleceğiz ve unutulacağız,” demişti.
Ben de ona kışın ardından gelen baharı anlatmıştım.
“Nasıl ki kış geldiğinde tabiat ölüyor, baharda yeniden diriliyorsa bizim için de ölümden sonra bir diriliş var. Orada yine buluşacağız. Cennet koltuklarında oturacak, şerbetler içecek, sohbet edeceğiz.”
Bana o muzip gülümsemesiyle bakmış ve “Gerçekten olur mu böyle bir şey?” diye takılmıştı.
“Olur komşum,” demiştim. “Orada da mangal yakarız, çayımızı içer, tavlamızı oynarız.”
Şimdi o konuşmayı çok daha başka bir duyguyla hatırlıyorum.
Belki de insana verilen en büyük teselli, güzel insanların tamamen kaybolmadığına inanmaktır. Onlar sesleriyle, sözleriyle, bıraktıkları iyiliklerle ve insanların gönlündeki yerleriyle yaşamaya devam eder.
Telefonda yarım kalan veda
Gökhan ağabey beni son olarak nisan ayında aramıştı.
“Komşum, panjurların kapalı. Neredesin?” diye sormuştu.
Çocukların yanına geldiğimi söyledim. Sesindeki üzüntüyü hissettim. Ben de onu teselli etmek için, “Merak etme, geleceğim. Tavlan evde bizi bekliyor. Yine dere kenarına gideriz, balık tutar, mangal yakarız,” dedim.
Fakat sesi hüzünlüydü.
O sırada üç yıldır kanser tedavisi gördüğünü bilmiyordum. Hastalığından bana hiç söz etmemişti. Son günlerinde Edremit’e tedavi için gelmiş, beni görmek istemiş ancak bulamamıştı.
Belki de o gün bana veda edecekti. Belki hastalığını anlatacaktı. Bilemiyorum.
Geçtiğimiz günlerde telefonunu yeniden aradım. Açan olmadı. Bir süre sonra hayat arkadaşı mesaj yazarak Gökhan Kayabey’i 29 Nisan’da kolon ve akciğer kanseri nedeniyle kaybettiklerini söyledi.
Mesajı okuduğumda donup kaldım.
İnsan bazen bir dostunu uzun süre görmese de onun aynı yerde, aynı tebessümle kendisini beklediğine inanıyor. Akçay’a döndüğümde kapısını çalacağımı, tavlayı açacağımızı ve kaldığımız yerden konuşmaya devam edeceğimizi düşünüyordum.
Meğer tavla bizi bekliyormuş ama Gökhan ağabey ahiret yolculuğuna çıkmış.
Bu bir veda değil, vefa yazısı
Şairin söylediği gibi her veda hüzünlüdür. Gökhan Kayabey’e veda etmek ise benim için çok daha ağır.
Ama bu yazı bir veda yazısı değil; bir vefa yazısıdır.
Ben temiz kalpli, kimse hakkında kötü düşünmeyen, komşuluk hukukunu gözeten, kul hakkından korkan ve bahçedeki mandalinaları gelmeyen komşularına ayıracak kadar adil bir insanı kaybettim.
Birlikte tavla oynadığım, balık kızarttığım, çay ve kahve içtiğim dostumu; ağabey bildiğim, kardeş gibi sevdiğim bir insanı kaybettim.
Bu dünyadan Gökhan Kayabey adında gerçek bir beyefendi geçti. Sessiz yaşadı, kimseyi kırmadı ve geride unutulmayacak kadar temiz bir iz bıraktı.
Komşum, sana söz verdiğim o buluşmayı unutmadım.
İnanıyorum ki bir gün yeniden karşılaşacağız. Yine bir sofranın etrafında oturacağız. Sen tavlayı açacak, beni yine yeneceksin. Ben balıkları hazırlayacağım, sen salatayı yapacaksın. Çayımızı içecek, eski günleri konuşacağız.
Belki orada mandalinaların hepsi bizim olacak. Ama seni tanıyorum; sen yine bir kısmını başkalarına ayıracaksın.
Allah sana rahmetiyle muamele etsin. Mekânın cennet, ruhun şad olsun.
Seni özlemiştim komşum.
Şimdi özlemim daha da arttı.
Yusuf İnan
YerelGundem.com
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. UAPresa.com, WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com ve Yerelgundem.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)