Gaylân ed-Dımaşkî yazısı: İktidarın kader ve adaletle imtihanı
Mustafa Yeneroğlu, Gaylân ed-Dımaşkî’nin hikâyesi üzerinden kader, sorumluluk, iktidar ve adalet tartışmasını bugüne taşıdı.
Ahmet Taş | Yerel Gündem
ANKARA, TÜRKİYE — İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Gaylân ed-Dımaşkî’nin hikâyesi üzerinden iktidar, kader, özgür irade ve adalet tartışmasını bugüne taşıyan kapsamlı bir yazı kaleme aldı.
Yeneroğlu’nun Karar’da yayımlanan yazısı, sekizinci yüzyıl Şam’ında idam edilen Gaylân ed-Dımaşkî’nin yalnızca tarihî bir figür olmadığını; zulmü “kader” kavramıyla açıklayan iktidar anlayışlarına karşı sorumluluk fikrini savunan erken dönem bir düşünür olarak okunması gerektiğini savunuyor.
Gaylân ed-Dımaşkî neden hedef alındı?
Yazıda Gaylân ed-Dımaşkî’nin ölümüne giden süreç, Emevî iktidarının kader anlayışı üzerinden açıklanıyor. Yeneroğlu’na göre Gaylân’ın asıl “suçu”, herhangi bir isyan ya da silahlı kalkışma değil, insanın kendi fiillerinden sorumlu olduğunu savunmasıydı.
Bu düşünce, dönemin siyasal yapısı için tehlikeli görülüyordu. Çünkü insan yaptığından sorumluysa, halife de yaptığından sorumluydu. Böyle bir anlayışta zulüm, “Allah böyle takdir etti” denilerek meşrulaştırılamazdı.
Yeneroğlu, Gaylân’ın bu yönüyle sadece kelamî bir tartışmanın tarafı olmadığını, aynı zamanda iktidarın hesap verebilirliği konusunda erken bir itirazı temsil ettiğini vurguluyor.
Emevî iktidarı ve kader yorumu
Yazının merkezinde, Emevî sarayının kader anlayışını siyasal bir meşruiyet aracına dönüştürdüğü iddiası yer alıyor. Buna göre saray çevresi, iyi ya da kötü her şeyin Allah’ın ezelî takdiriyle gerçekleştiğini savunan cebr anlayışını, yöneticilerin sorumluluğunu ortadan kaldıran bir siyasî dile çevirdi.
Bu anlayışta halifenin iktidarı Allah’ın takdiri olarak görülüyor, ona itiraz etmek de kadere karşı çıkmak gibi sunuluyordu. Böylece zulme maruz kalan halkın itirazı zayıflatılıyor, iktidarın yaptıkları ise ilahî düzenin parçası gibi gösteriliyordu.
Yeneroğlu, Gaylân’ın ve ondan önce Ma’bed el-Cühenî’nin itirazının tam da burada başladığını belirtiyor. Onlara göre yöneticilerin haksız fiilleri Allah’a nispet edilemezdi. İnsan kendi fiilinin faili olduğu için sorumluydu; bu sorumluluk yöneteni de kapsıyordu.
Adalet, yalnızca söz değil eylemdir
Yazıda Gaylân’ın Ömer b. Abdülaziz dönemindeki konumu da geniş yer tutuyor. Gaylân’ın devlet kâtipliği yaptığı, saraya yakın olduğu, hatta Ömer b. Abdülaziz’in bazı reform süreçlerinde ona dayandığı aktarılıyor.
Yeneroğlu’na göre Gaylân’ın kimliğini gösteren en önemli örneklerden biri, kendisine makam ve gelir getirecek görevler arasından “reddü’l-mezâlim” görevini seçmesiydi. Bu görev, devletin haksız biçimde el koyduğu malların sahiplerine iadesini ifade ediyordu.
Bu tercih, Gaylân’ın adaleti teorik bir kavram olarak değil, somut bir sorumluluk olarak gördüğünü gösteriyor. Haksız alınmış malın iadesi, zulmün kaderle değil, insan fiiliyle ilgili olduğunu ortaya koyan pratik bir adımdı.
İktidar miras değil, emanettir
Yeneroğlu’nun yazısında dikkat çeken bir diğer başlık, Gaylân’ın hilafet anlayışı. Dönemin yaygın kabulüne göre hilafet Kureyş kabilesinin tekelinde görülürken, Gaylân bu fikre karşı çıkıyordu.
Yazıya göre Gaylân, Kitap ve Sünnet’e uygun hareket eden herkesin imam olabileceğini, iktidarın hanedan mirası değil, ümmetin ortak rızasına dayalı bir emanet olması gerektiğini savunuyordu.
Bu yaklaşım, yalnızca teolojik değil, aynı zamanda siyasal sonuçları olan bir düşünceydi. Eğer iktidar bir hanedanın mülkü değilse, yöneten de hukuka ve adalete bağlı kalmak zorundaydı. Hukuktan sapan yöneticinin azledilebileceği fikri de bu anlayışın doğal sonucuydu.
Yeneroğlu, bu nedenle Gaylân’ın özgür irade düşüncesi ile hesap verebilir iktidar fikrinin birbirinden ayrılamayacağını belirtiyor.
Bâb el-Ferâdîs’te bir infaz
Gaylân ed-Dımaşkî’nin sonu, Şam’da Bâb el-Ferâdîs denilen yerde geldi. Dönemin hükümdarı Hişâm b. Abdülmelik’in emriyle idam edildi. Yazıda, Gaylân’ın elleri ve ayakları kesilmiş halde asıldığı, bazı rivayetlerde son sözünü söyleyememesi için dilinin de kesildiği aktarılıyor.
Yeneroğlu, bu infazın yalnızca bir kişiyi cezalandırmak anlamına gelmediğini, bir fikrin bastırılması anlamına geldiğini savunuyor. Çünkü Gaylân’ın elinde silah yoktu; doğrudan bir isyanın lideri değildi. Onu tehlikeli yapan, iktidarın kader yorumuna karşı insan sorumluluğunu savunmasıydı.
Bu nedenle Gaylân’ın hikâyesi, devletin yalnızca isyancıyı değil, “yanlış” düşüneni de cezalandırmaya başladığı kritik bir eşik olarak sunuluyor.
Bir fikir asılarak yok edilemedi
Yazıya göre Gaylân’ın idamı, onun düşüncesini yok etmeye yetmedi. Nitekim idamından kısa süre sonra Şam’da yaşanan saray darbesinde, kaynaklarda “Gaylâniyye” olarak anılan takipçilerinin etkili olduğu belirtiliyor.
Yeneroğlu, Yezîd III’ün tahta çıktıktan sonra Kitap ve Sünnet’e göre yönetme ve haksız alınan malları sahiplerine iade etme vaadinin, Gaylân’ın adalet anlayışının saraya kadar yürüdüğünü gösterdiğini ifade ediyor.
Ancak bu siyasal etki kısa ömürlü oldu. Buna rağmen Gaylân’ın düşüncesi, onu idam eden iktidarın sınırlarını aşarak sonraki yüzyıllara ulaştı.
İkinci ölüm: Hafızadan silinmek
Yeneroğlu’nun yazısındaki en güçlü kavramlardan biri “ikinci ölüm” ifadesi. Buna göre Gaylân önce bedenen öldürüldü, sonra da tarihî hafızadan silinmeye çalışıldı.
Yazar, sonraki kaynaklarda Gaylân’ın saygın isimlerle ilişkilerinin azaltıldığını, bazı metinlerde adının çıkarıldığını ve giderek “baş bid’atçı” gibi yalnızlaştırılmış bir figüre dönüştürüldüğünü aktarıyor.
Bu noktada mesele yalnızca Gaylân’ın kişisel itibarı değil. Yeneroğlu’na göre toplumlar rahatsız edici fikirleri ya tartışır ya da unutturur. Gaylân örneği, en etkili sansürün bazen darağacında değil, tarih kitaplarında gerçekleştiğini gösteriyor.
Bugüne düşen gölge
Yeneroğlu, Gaylân’ın hikâyesinin bugüne iki temel soru bıraktığını söylüyor. İlki sorumluluk sorusu: Eğer insan yaptığından sorumlu değilse adalet nasıl mümkün olacaktır? İkincisi ise hafıza sorusu: Toplumlar geçmişlerindeki rahatsız edici fikirlerle yüzleşecek mi, yoksa onları silerek mi yoluna devam edecektir?
Yazının güncel anlamı da burada belirginleşiyor. Yeneroğlu’na göre isimler, rejimler ve kavramlar değişse de sınırsız iktidarı, hesap vermekten kaçınmayı ve zulmü “zorunluluk”, “devlet aklı” ya da “kader” gibi kavramlarla açıklama eğilimi devam ediyor.
Gaylân ed-Dımaşkî’nin hikâyesi bu nedenle yalnızca İslam düşünce tarihine ait bir olay olarak değil, iktidarın hesap verebilirliği ve insanın ahlaki sorumluluğu üzerine süren evrensel bir tartışma olarak okunuyor.
Yeneroğlu’nun yazısı, Gaylân’ın on üç asır öncesinden bugüne yönelttiği soruyu yeniden hatırlatıyor: İnsan yaptığından sorumluysa, bir iktidar kendisini bu sorumluluğun dışında nasıl görebilir?
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)