Ahmet Davutoğlu'nun esas amacı, Hakan Fidan'ı tasfiye etmek mi?
Ahmet Davutoğlu’nun siyasi ahlak çıkışı, Ankara’da geçmiş dış politika tercihleri ve 2016 sürecine dair yeni tartışmaları gündeme taşıdı.

Yusuf İnan
Gazeteci |Siyasi & Stratejik Analist
ANKARA, TÜRKİYE — Ahmet Davutoğlu’nun son çıkışı, yalnızca bir “Siyasi Ahlak Yasası” tartışması değildir; bu çıkış, Türkiye’nin yakın dönem dış politika hafızasıyla, Suriye dosyasıyla ve AK Parti içindeki eski güç mücadelesiyle birlikte okunmalıdır.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, başbakanlıktan ayrılış sürecini yeniden gündeme taşıyarak “Siyasi Ahlak Yasası’nı çıkarmak istediğim için bana iç darbe yapıldı” iddiasında bulundu. Davutoğlu, o dönem bazı isimleri hedef alarak kendisine karşı organize bir siyasi müdahale yapıldığını savundu.
Ancak Türkiye siyasetini yakından izleyenlerin sorması gereken temel soru şudur: Davutoğlu gerçekten sadece “ahlak yasası” nedeniyle mi tasfiye edildi, yoksa Türkiye’yi ağır jeopolitik maliyetlerle karşı karşıya bırakan yanlış stratejik okumanın siyasi sonucu mu yaşandı?
Ahlak yasası söylemi tek başına tabloyu açıklamaz
Siyasette her aktör kendi hikâyesini kurar. Davutoğlu da bugün kendi ayrılış sürecini “ahlak” ve “şeffaflık” kavramları üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Bu anlatı kulağa ilk bakışta etkileyici gelebilir. Ancak siyaset yalnızca kişinin kendisini nasıl anlattığıyla değil, geride bıraktığı sonuçlarla da değerlendirilir.
Davutoğlu’nun siyasi kariyerinde en çok tartışılan başlık, hiç kuşkusuz dış politika tercihleri oldu. “Stratejik derinlik” iddiasıyla yola çıkan bir çizgi, zamanla Türkiye’yi birçok cephede aynı anda risk almak zorunda bırakan bir dış politika atmosferine sürükledi.
Suriye dosyası bu tablonun merkezinde duruyor. Suriye iç savaşının başından itibaren izlenen çizgi, Türkiye’nin güvenlik mimarisini, göç politikasını, sınır güvenliğini, bölgesel ilişkilerini ve Batı ile bağlarını derinden etkiledi.
Bugün Davutoğlu, kendi ayrılış sürecini yalnızca parti içi yetki tartışması olarak anlatırken, bu büyük dış politika mirasını yeterince hesaba katmıyor.
Suriye politikası ağır bir siyasi muhasebe istiyor
Suriye krizi, Türkiye için sıradan bir dış politika dosyası değildi. Milyonlarca insanın yerinden edildiği, şehirlerin yıkıldığı, devlet yapılarının çöktüğü, terör örgütlerinin alan kazandığı ve küresel güçlerin bölgeye yerleştiği çok ağır bir kırılma dönemiydi.

Türkiye, bu süreçte hem insani sorumluluklar üstlendi hem de büyük güvenlik riskleriyle karşı karşıya kaldı. Ancak bu noktada kritik soru şudur: Krizin ilk yıllarında yapılan stratejik hesaplar doğru muydu?
Davutoğlu çizgisinin eleştirmenlerine göre, Suriye’de rejimin kısa sürede çökeceği varsayımı Türkiye’nin en büyük stratejik yanılgılarından biri oldu. Bu beklenti gerçekleşmeyince, Türkiye uzun yıllar sürecek bir sınır güvenliği, göç, terör ve diplomatik yalnızlaşma sorunuyla karşı karşıya kaldı.
Rusya’nın Suriye sahasında kalıcı biçimde güç kazanması da bu dönemin en önemli sonuçlarından biri olarak değerlendirildi. Moskova’nın Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını tahkim etmesi, bölgesel denklemi Türkiye aleyhine zorlaştıran gelişmeler arasında yer aldı.
Bu yüzden Davutoğlu’nun bugün yalnızca “Siyasi Ahlak Yasası” üzerinden konuşması, büyük resmi eksik bırakıyor.
Türkiye’nin yükselişi Suriye bataklığıyla yavaşladı
Türkiye, 2000’li yılların başından itibaren Türk ve İslam coğrafyasında ciddi bir etki alanı oluşturmuştu. Ekonomik büyüme, diplomatik açılımlar, bölgesel arabuluculuk rolü ve halklar nezdindeki yumuşak güç, Ankara’yı dikkat çekici bir merkez haline getirmişti.
Ancak Suriye kriziyle birlikte bu yükselişin önüne ağır bir dosya konuldu. Türkiye, enerjisini bölgesel iş birliğinden çok sınır güvenliği, göç yönetimi ve terör tehdidine harcamak zorunda kaldı.
Bu tablo, yalnızca iktidar partisini değil, Türkiye devletinin bütün stratejik kapasitesini etkiledi. Avrupa Birliği ile ilişkiler gerildi. NATO içinde Türkiye’nin pozisyonu daha karmaşık hale geldi. Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerde güven krizi derinleşti. Rusya ile sahada karşı karşıya gelinen dönemler yaşandı.
Elbette bu gelişmelerin tamamını tek bir kişiye bağlamak doğru değildir. Ancak o dönemin dış politika mimarisinde önemli rol oynayan Davutoğlu’nun, bugün bu sonuçları görmezden gelmesi de kabul edilebilir değildir.
Siyasi körlük mü, bilinçli hafıza seçimi mi?
Davutoğlu’nun son açıklamalarında dikkat çeken nokta, kendi siyasi sorumluluğunu neredeyse hiç tartışmaya açmamasıdır.
Bir siyasetçinin “Ben nerede hata yaptım?” sorusunu sormaması, özellikle dış politika gibi milyonlarca insanın hayatını etkileyen alanlarda büyük bir problemdir. Üniversite hocalığından gelen, teorik birikimiyle öne çıkan bir ismin, pratiğin ortaya çıkardığı ağır sonuçlar karşısında daha derin bir muhasebe yapması beklenirdi.
Ancak Davutoğlu’nun söyleminde bu muhasebe görünmüyor. Bunun yerine “bana darbe yapıldı”, “ahlak yasası engellendi”, “üçlü çete” gibi daha çok iç siyasi hesaplaşmaya dayalı ifadeler öne çıkıyor.
Bu durum, Davutoğlu’nun hâlâ Türkiye toplumunun hafızasındaki asıl sorulara cevap vermekten uzak durduğunu gösteriyor.
Berat Albayrak ve Süleyman Soylu kıyaslaması
Davutoğlu’nun Berat Albayrak ve Süleyman Soylu gibi isimleri hedef alan söylemi de ayrıca tartışılmalı.
Berat Albayrak’ın ekonomi yönetimi elbette eleştirilebilir. Türkiye’de her bakanın dönemi artıları ve eksileriyle tartışılmalıdır. Ancak bugün toplumun bir kesiminde Albayrak dönemine dair farklı bir değerlendirme oluştuğu da görülüyor. Enerji politikaları, milli kaynak arayışları ve ekonomik bağımsızlık söylemi, Albayrak döneminin hâlâ konuşulan başlıkları arasında yer alıyor.
Süleyman Soylu için de benzer bir durum var. Soylu’nun İçişleri Bakanlığı dönemine dair eleştiriler yapılabilir. Fakat Soylu’nun güvenlik politikaları, terörle mücadele, sınır güvenliği ve iç asayiş başlıklarında ortaya koyduğu çizgi, geniş bir toplumsal kesim tarafından farklı biçimde değerlendiriliyor.
Davutoğlu’nun bu isimleri hedef alırken kendi dış politika mirasını tartışma dışı bırakması, siyasi tutarlılık açısından ciddi bir boşluk oluşturuyor.
Hakan Fidan üzerinden yeni bir risk mi oluşuyor?
Ankara kulislerinde Davutoğlu’nun son çıkışının yalnızca geçmişe dönük bir hesaplaşma olmadığı, aynı zamanda AK Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a dönük yeni bir siyasi hamlenin parçası olabileceği konuşuluyor.

Bu iddialar dikkatle ele alınmalı. Çünkü siyasi kulislerde konuşulan her iddia gerçek kabul edilemez. Ancak Davutoğlu’nun söylem zamanlaması ve hedef aldığı alanlar, Ankara’da yeni tartışmaları kaçınılmaz kılıyor.
Bu noktada en hassas başlıklardan biri de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dır. Fidan, devlet aklı, istihbarat tecrübesi ve dış politika dosyalarındaki birikimiyle bugün Türkiye’nin en kritik isimlerinden biridir.
Davutoğlu’nun geçmiş dış politika mirasıyla bugünkü dış politika kadroları arasında kurulacak her yanlış ilişki, Hakan Fidan’ı da gereksiz tartışmaların içine çekebilir. Türkiye’nin böyle bir lükse ihtiyacı yoktur.
Hakan Fidan’ın siyasi hırsların, eski hesaplaşmaların veya geçmiş dönem tartışmalarının gölgesinde bırakılması Türkiye açısından ciddi bir hata olur.
Eski hatalardan ders almamak tehlikelidir
Ortadoğu’yu, Suriye’yi, Filistin’i, Türkiye’nin güvenliğini ve İslam dünyasının geleceğini ilgilendiren büyük kırılmalardan sonra yapılması gereken şey, siyasi mağduriyet anlatısı kurmak değildir.
Yapılması gereken, derin bir muhasebedir.
Davutoğlu eğer gerçekten Türkiye’nin geleceği için konuşmak istiyorsa, önce kendi döneminin dış politika sonuçlarını açık yüreklilikle değerlendirmelidir. Suriye’de ne doğru yapıldı, ne yanlış yapıldı? Türkiye hangi noktada yalnızlaştı? Rusya nasıl bu kadar güçlü biçimde sahaya döndü? Amerika ile güven krizi neden derinleşti? Avrupa neden ürktü? Türk ve İslam coğrafyasındaki yükseliş neden kesintiye uğradı?
Bu sorulara cevap verilmeden “ahlak yasası” anlatısı eksik kalır.
Türkiye’nin hafızası güçlüdür
Davutoğlu’nun unuttuğu şey şu olabilir: Türk milleti yaşananları unutmaz.
Siyasi aktörler kendi hikâyelerini yeniden yazmak isteyebilir. Fakat toplum, sonuçlara bakar. Sınır şehirlerinde yaşananları, göç dalgasını, güvenlik risklerini, bölgesel yalnızlaşmayı, ekonomik ve diplomatik maliyetleri hatırlar.
Bugün Davutoğlu’nun yapması gereken, eski kadrolarla yeni bir polemik açmak değil, kendi siyasi sorumluluğunu cesaretle tartışmaktır.
Türkiye, geçmişin hatalarından ders alarak yoluna devam etmek zorundadır. Eski hatalarını görmeyen aktörlerin yeniden büyük iddialarla sahneye çıkması ise yalnızca siyasi tartışma değil, stratejik risk üretir.
Ahmet Davutoğlu’nun son çıkışı bu nedenle dikkatle okunmalıdır. Bu çıkış, sadece geçmiş bir tasfiye tartışması değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır dış politika dosyalarından birinin üzerini örtme çabası olarak da görülebilir.
Ankara’nın ve Türk milletinin asıl sorması gereken soru şudur: Türkiye, aynı stratejik yanılgılara bir kez daha izin verecek mi?
Yusuf İnan
Yusuf İnan, gazeteci ve yazardır. WiseNewsPress.com, SehitlerOlmez.com, Yerelgundem.com ve SiyasetinSesi.com Genel Yayın Yönetmenliği görevlerini yürütmektedir. Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili stratejik ve siyasi analizler konusunda uzmanlaşmıştır.
Tepkin Ne?
Harika
0
Kötü
0
Sevdim
0
Komik
0
Şaşırdım
0
Üzücü
0
Kızdım
0
Yorumlar (0)